← Hazan Vakti

Hazan Vakti

Bölüm 50

Yazı
Satır
Parlaklık 100%

  💎

Duvardan söktükleri televizyonun yerine bakarken kurduğum bağdaşla Yeliz’ e ufak bir göz attım.
Çok gergindim. Moralim bozuktu, hiç keyfim yoktu ve bir de annemin tepkisini merak ediyordum. Ona aylardır ödemeyi unuttuğum telefon faturası yüzünden eve haciz geldiğini, bu yüzden de televizyonu vermek durumunda kaldığımı söylemek zorundaydım.
Şimdi.
Telefon ikinci çalışta açılırken bu kritik ve bi o kadar da alaylı anımda beni yalnız bırakmayan Yeliz ile görüntülü aramadaki Emir’ e dudak ısırdım. Çünkü annem ya çok bağıracaktı, ya da az bağırıp tüm gün söylenecekti.

“Alo kankicim.” Diye keyifle yanıtlamam aramama göz devirdim. Ne yazık ki ben onun kadar keyifli değildim. Dünden beri bunu ona nasıl söyleyeceğimi düşünmem bir yana, Serdar’ da aklımdan hiç çıkmamıştı. Televizyon gittikten sonra hiçbir şey yapamamış, perişan bir halde tüm gün yatmıştım. Yatarken biraz düşünmüş, belli kararlar almış ve bu kararlar doğrultusunda da Urfa için aldığım bileti iptal etmiştim. Fakat konumuz bu değildi, konumuz hacizlik olmamdı.

Ben ufak bir taklitle “Kankiciğim. Nassın canım.” Derken Emir gülünce Yeliz Emir’ e bakarak kıkırdadı. “Fazla Recep İvedik izlemekten hep.”
Susması için yavaşça Yeliz’ in dizine vurarak annemi dinledim. “İyiyim la kankicim. Yemek yedim de oturdum öyle, face boka bakayirım.”

Sesi ve feysbuk deyişi o kadar komikti ki bu halimle bile sırıtarak gülümsedim. Keyfi yerindeydi ama belli de olmaz, belki birazdan kaçardı. “Sülo yok mu?” Diyerek Emir’ e baktım. O bu konuda bir şey dememişti. Annem de “Yok, gitti.” Diye kestirip atınca uzatmak istemedim. Belli ki konuşulmaması gereken bir işi vardı. “Sen ne yapıyorsun?”

Bu defa Emir güldü. “Televizyon izliyorlar.” Yeliz yeniden kahkaha atarken neyse ki annem ikisinin de sesini duymuyordu.
Bu defa işaret parmağımı dudağıma götürüp susun işareti yaparken sakin sakin “Anne bir şey oldu.” Dedim. Sonra da dudağımın içini ısırdım. “Ben çok büyük bir bok yedim.” Hayır, insan telefon faturasını ödemeyi nasıl unutur? Hadi unuttun, gelen e postalara da mı denk gelmedin?

Annem sesi ufak bir gülümsemeyle değişti. “Ne oldi, ne yedin de bakayım?” Sanırım bugün iyi günündeydi. Ya da beni çok özlediğinden bir şey demiyordu.

Başımı masum masum yana eğdim. Yeliz ve Emir dikkatle beni dinliyordu. “Hani köyde telefon çekmiyor diye geçen seneler bir hat almıştım ya ben, faturalı. Sen de kızmıştın.” Birkaç saniye o olayı hatırlasın diye duraksamaktı niyetim, fakat beni hiç bekletmeden tek solukta “He. Bok işin mi varidi demiştim.” Dedi.

Gözlerimi bezginlikle yumdum. “İşte doğru demişsin.”
Ben onun faturalarını hiç ödemedim. Zaten o sene durmadık ya biz köyde, hiç kullanmadım da hattı.” Tabi faturalar her ay gelmeye devam etmiş.

Annem şaşkın şaşkın “Uuuuu. Eeeeee?” Gibi tepkiler verirken oturduğumuz koltukta rahatsızca kımıldanıp  devam ettim. “Eve kağıt da yollamışlar ama ben hiç görmedim. Mail atmışlar, ben hiç bakmam maillerime.” Görüntülü konuşacak kadar bile yüzüm yoktu işte.
“Siçmayim mayıline. Sonra ne oldi?” Bu defa Yeliz kıkırdarken ben gözlerimi açarak kaşlarımı kendime kızar gibi hafif çattım. “Eve icra geldi.”

“Uuuu.” Diyerek şaşkınlığını sakin sakin uzattı. “Ne kadardı borç?” Sandığımın aksine basıp bağırmıyordu, sadece merak ediyordu.

“Bin beşyüz lira kadar. Televizyonu aldılar.” Koltuk verene kadar televizyon vereyim, zaten izlemiyorum dedim. Tabi televizyon daha pahalıydı ama o anın şaşkınlığıyla bunu pek de umursamadım. Zaten bir Serdar savaşından çıkmıştım.

Annem bir an sessiz kalınca diken üstünde mırıldandım. “Kızdın mı?” Belli de olmazdı şimdi ona. Ama yine sakin bir sesle “Yok kanki niye kızayım?” Dedi. Sonra sesi biraz gülümsedi. “Televizyon senin televizyonun sonuçta, o evde yaşayan sensin.” Tabi onun buraya gelmek gibi bir niyeti olmadığından…

Ben daha çok sinirleneceğini düşünüyordum. Bu yüzden de şaşırmadan edemedim. Tamam, annem çok ketum bir insan değildi. Kavgalarımızı saymazsak genel olarak onun da dediği gibi kanka kanka takılırdık ama neticede eve haciz gelmişti. Burada bana biraz kızması gerekiyordu sanki?
O şaşkın sesimle kameradan bana gülümseyen Emir’ e ve elini destek amaçlı dizime koyan Yeliz’ e baktım. “Cidden mi?”

“Yok hazoş bunun için kızılır mı? Yapıcak bir şey yok alırız yenisini. Ama dikkat et öyle dayın gibi sağa sola borç takma.” Yok, cidden kızmamıştı bunu sesinden anlayabiliyordum. Dayımın konusuna girebiliyorsa hele, kesinlikle sakindi. Gerçi geçen aylarda en sevdiği tenceresinin kulpunu yaktığımda da kızmamıştı. Ama bu koskoca televizyondu.

Gülerek gözlerimi devirim. “Anne yaa.” Sonra da sırıttım. “Harbi kızmadın mı?” Şu sıra hayatım o kadar berbat ilerliyordu ki böyle bir tepki almış olmamı sindirememem bence normaldi.

“Yok kankacum sen sakın üzülma.” Derken alaylı şivesi yeniden yerine geldi. “Canım kankam benim, giden televizyon olsun. Gel bizde var, bizde hep bile izleriz.”
Annemin alaylı haliyle Emir araya girdi. “Aynen kanka ben benimkini de getiririm takılırız.” Fakat Emir biraz uzak kaldığı için annem yine duymadı. Onun yerine biz kıkırdarken evin zili çaldı ve annem hafif ciddi bir halde “Az kapat Hazoş.” Dedi. “Sütçü sütle yumurta getirdi onları alayım ararım.”

Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefesle Emir’ e döndüm. Emir o arada sakin sakin gözlerini kapatıp açtı. “E ben sana dedim bu kadar gerilme diye. Alt tarafı bir televizyon?” Alt tarafı mı? Tamam da televizyon yani az mı?
“E öyle de.” Diyerek omuzlarımı silktim. Doğruydu, zaten benim canımı sıkan asıl konu da çok başkaydı. Emir’ de bunu anlamış gibi ifadesiz yüzümü izledi. “Tabi mevzu başka dersen ona bir şey söyleyemem.”

Keşke Serdar olsaydı.
Dün o adamlar geldiğinde, ben şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemediğimde bende olsaydı, yani en azından mental olarak. Bilmiyorum, fakat kendime şunu itiraf etmeliyim ki bunca derdimde başkanı arayan ben, dün imkanım olsaydı hemen Serdar’ ı arardım. Fakat öyle bir ana denk gelmişti ki elim kolum bağlı, içimden sadece, hadi televizyonu alın ve benim yalnız bırakın diyebilmiştim.

Bağdaş kurarken Yeliz’ in elinden bana doğru tuttuğu telefonu alarak Emir’ in ikimizi görmesini sağladım. “Ne yapayım ben şimdi? Haksız mıyım Allah aşkına?” Yeliz o ara yanımdan aldığı telefonumu karıştırsa da bizi dinliyordu.

“Haksızsın.” Deyip ciddileşti. “Kusura bakma da baya baya haksızsın.” Bunu bana en son bir saat önce de demişti ve ben yine, şimdi olduğu gibi “Emir..” demiştim.
Sonuç değişmedi, Emir ciddi bir hale bürünerek oturduğu koltukta geri yaslandı. “Gecenin bir vakti o iti evine alıyorsun Hazan. Bir de adama yalan söylüyorsun.”
Böyle söyleyince çok haklıydı evet, vicdanımla oynuyordu ama diğer konuya gelince elimde olmadan sinirleniyordum.
Kaşlarımı çattım. “Kamera taktırmış.” Yeliz’ de Emir’ e bakıp “Aynen.” Derken devam ettim. “Manyak ya adam. Neymiş çevreme güvenmiyormuş.” Manyak falan diyordum ama nasıl seviyordum o adamı…

Düşüncesinden vazgeçmeyip “E haksız da sayılmaz.” Deyince Yeliz’ le birden şaşkın şaşkın birbirimize bakarak yeniden Emir’ e döndük. O da mı?

Dudaklarımı yeni bir küfür için aralamıştım ki uzun sayılacak saçlarını geriye doğru ittirip devam etti. “Bunun için ona sinirlenme bence. Sonuçta evinin içinde değil, kamera sadece sokağı görüyor.” Yeliz hemen “Sen de yapar mıydı bunu?” Diye araya girdi. Bunu ben de merak ediyordum.

Emir, Yeliz’ e bakarak hiç düşünmeden “Hayır.” Dedi. Sonra yine bana döndü. “Ben o kadar psikopat değilim. Ama o gün Hazan’ ın yaptığı Serdar’ ın sinirini bile haklı çıkartıyor. Bence burada o kamera işi bile boş. Alp’ i gecenin bir vakti evine almayacaktın. Hele de sabaha kadar.” Kaşlarını kaldırmıştı ve benimle ciddi bir konuşma yapıyordu ama sonuçta anlaşabileceğimizi sanmıyordum.

Yeniden yapma der gibi “Emiirr!” Diye sesimi yükselttim, fakat o da “Ne ya?” Deyip oturduğu yerde daha da dikleşti. “Yalan mı? Eminim bunu Serdar yapsa siz ikiniz, hatta Sena’ da dahil adamı linç ederdiniz. Ne var uyuyakalmışız demişsin birde. Bak yemin ediyorum bunu o adam yapsa sizin ilişki sonsuza kadar bitmişti. Ki ben onun seni bıraktığını sanmıyorum. Hele de dünden sonra…
Kameraya da laf atıyorsun ama adam çevrene güvenmemekte haklı. Bak o orospu çocuğu gecenin bir vakti kapına dayanmış. Ya bir şey olsaydı? Ya Alp yerine başka biri olsaydı? Bu kadar sinirlenme, tekrar diyorum adam evin içine takmamış o kamerayı, sokağa takmış. Sana gerçekten güvenmeseydi içeriye takardı, burada tek amacı seni korumak.”
Şimdi Emir böyle deyince fikirlerim değişmiyordu, ama yumuşuyordu. Yine de bana söyleseydi, haberin olsun Hazan deseydi böyle olmazdı. Tamam ben suçluydum, ama o sinirle söyledikleriyle ve yaptıklarıyla bence beni de geçmişti.

Kamera konusunu şimdilik es geçerek burnumdan soludum. Benim kafaya taktığım farklı şeyler de vardı. “Bitti dedi ama bana.” Kendi başka bir kadınla sabaha kadar birlikte olurken benim Alp’ le konuşmamı olay yapmıştı ya, ben en çok da buna takılmıştım aslında.

Emir gevşeyerek omuz silkti. “Sinirden demiştir.” Biliyorum, sinirlenince bambaşka bir adam oluyordu. Yüzüm düştü. “Öyle mi diyorsun?” Aramadı da. Siniri mi geçmedi acaba?

Yeniden ciddileşti, sesi sakindi ve tek odağı bendim. Hakkını yiyemem, böyle zamanlarda çok güzel konuşuyordu. “Öyle dediğimi biliyorsun. Gerçekten bitirmiş olsa; ki sana bunu elli kere anlattım. Ben dün, Hazan’ la aranızda kötü bir şey mi oldu dedim sana ne lan benim özelimden deyip üzerime yürüdü. Adam sana özelim diyor.” Bunu bir saat önce de anlatmıştı. Bahçede Serdar’ ı sigara içerken görünce yanına gitmiş, ama gittiği gibi de geri püskürtülmüş. Özel demiş. Özeli mi kalmış? Başka bir şeyi kast etmiştir o, Emir yanlış anlamıştır.

Fakat Emir, benim düşüncemin aksine konuyu “Diğer türlü olsa böyle bir tepki de vermezdi.” Deyip sürdürünce yeniden “Hala aramadı.” Deyip halıya daldım. Nerede diyorum bilmiyorum diyor, sanmıyorum operasyonda değil, neden aramıyor diyorum cevap vermiyor, kötü bir şey olmadığına adımdan daha çok eminim ama aramıyor.
“Bu konuda bir şey söyleyemiyorum, biliyorsun.” Diyerek sabrımı zorlayınca son defa şansımı denemek istedim. “Göreve mi gi..” fakat sözüm ayaklanıp, yalan söyleyerek “Patateslerim yanıyor kapatıyorum.” Deyişiyle yarım kaldı.

Kapanan ekrana bakakalırken Yeliz sakince “Belki de içiyordur.” Dedi. Uzanıp telefonunu elimden aldı sonra. Bilmiyordum, öyle acizce bir şey yapacağını sanmıyordum. Üstelik güpegündüz, alayda olması gerektiği bir zamanda?
“Aşkım üzülme yaaa.” Diye devam edip başımı omzuna yasladı. “O adamın sana nasıl sarıldığını gördük biz. Tamam ikiniz de haklısınız ama bunlar aşılamayacak şeyler değil ki.”
Ya aşamazsak? Düşünmek dahi istemiyordum ama yapılan haksızlıkları da sindirmek gibi bir niyetim yoktu. Ben Hande’yi yutarken onun bana Alp’ i kusması ayrımcılıktı. Cinsiyet ayrımcılığı ve ben bundan her daim nefret etmiştim.

“Bu arada.” Deyip kapanan gözlerimle tıptı Serdar gibi saçlarımı okşamaya başladı. “Rahatlayabilirsin Pelin yazmış, yarınki röntgen işi gelecek haftaya ertelenmiş.” Rahatlayamadım, aksime daha da gerildim. Şimdi haftaya kadar o günü düşünüp daha da gerilecektim. Halbuki yarın olsaydı ne güzel olurdu, bir çırpıda kurtulurdum.

İç çeker gibi derin bir nefes aldım. İç çekiyordum, aldığım hava ciğerlerimi yakıyordu. Canım sıkılıyor, içimdeki sorun beni boğuyordu sanki.
“Saçlarımı mı boyatsak?” Dedim birden. Griden sıkılmıştım. Belki kuaförde biraz oyalanırdık da içimin sıkıntısı biraz geçerdi. Hem, cuma günü Gül’ ün de bekalığa vedası vardı güzel olurdu.

Yeliz dalga geçer gibi “Sarı mı kızıl mı?” Deyince gözlerimi devirerek doğruldum. “Siyah.” Ten rengin beyazdı, esmer değildim ama o renklere pek ilgim yoktu. Zaten griden evvel de saçlarımı hiç boyatmamıştım ama şimdi kendi rengime en yakın olanı yapmak istiyordum.

Yeliz başını sallayıp benim gibi gülümsedi. O “Olur.” Derken de telefonuma uzanarak mırıldandım. “Nesrin’ i arayayım, bakalım bugün boşluğu var mı.”

            
💎

Elimi göğsümün hemen altındaki boşluğa bastırarak yattığım yerde cenin pozisyonu aldığımda saat sabahın sekiziydi. Yastığıma yayılan saçlarımın bir kısmı boynuma doğru yol almış ve terlememe sebep olmuştu. Ellerim bu defa korkudan titriyor, üç beş saniyede bir hissettiğim acıyla canım çok yanıyordu. Gözlerimi kapatarak nefesimi tuttum. Uzun zaman sonra ilk defa bu şiddette bir ağrıyla uyanıyor oluşum acıdan gözlerimi dolduruyordu. Üstelik her zamanki gibi tek yapabildiğim derin birkaç nefes almak, sonrasındaysa o nefesi sıkıca tutmaktı.

Gün ışığı odama doğmuş, güneşliklerden sıyrılan ışık tüm alanımı aydınlatmaya fazlasıyla yetmişti. Bu da azmış gibi sıcaklık daha da terlememe sebep oluyordu. Kaşlarımı sinirle çattım ve salona gitmeye dahi takatim olmadığından yatağımda kıvrılmaya devam ederek kendime sarıldım. Kendime sıkıca sarıldım, hissettiğim o batık sancıda kendi iç dünyamda kesik nefeslerimle savaşmaya başladım, çünkü bundan başka çarem yoktu.

Serdar’ sız sanki yüzüncü uyanışımdı ve ben, berbat bitik bir halde, en olmadık zaman diliminde ruhani ve fiziki bir sancıyla güne merhaba demeye çalışıyordum. Bir kaç gündür mütemadiyen olsa da özellikle bu sabah bir yanım deli gibi ağlamak isterken artık diğer yanım da aksini söylemiyordu. Bazı anların yıpratıcı sonuna gelmiştim ve bu sancıyı çekmek zorundaydım. Kimseye kızmıyordum, asla yanımda olmalıydı demiyorum çünkü öyle bir mecburiyetleri yok. Bu bana verilen bir dertti ve kendi başıma savaşmak zorundaydım. Kimseden kastım da özellikle Serdar’ dı. Onu düşünüyordum ama hepsi bu, canım yanıyor diye kendimi özel de kılmıyordum fakat yine de kalbim onu aramıyor desem yalan olurdu.

Bazı anlar derin bir iç çekişle yitecek kadar kof değildi.

Ufak soluklar alırken elimi ağıran yerimin üzerine koyarak geçmesini bekledim. Biraz bastırdım, biraz ısı verdim, daha da küçüldüm. Boynuma yapışan saçlarımı ittiremeden sıcaktan terlerken gözlerimden akan yaşlar mavi çizgili yastığımı ıslattı.
Buna alışkındım. Daha evvel belki de daha beterlerini dışarlarda yaşamıştım ve sonuç olarak her biri geçmişti. Bu da canımı alacak değildi ya, elbet geçerdi.
Durdum sonra. Düşüncelerimle bakışlarım hızla karnıma gitti ve kendi kendime alır mıydı acaba dedim. Burada ölür müyüm, şimdi? Ya da birazdan? Olur. Yani ölürsem hayır demem ama bu kadar da ani olacağını hiç düşünmemiştim. Saçmaladığımı düşünmeyecek kadar ciddiydim. Bu elbette bir ihtimaldi ama sanırım evreleri vardı. Bu yüzden de hastalığımın daha da ilerlemesi gerekiyordu.

Geçmek bilmeyen dakikalarım sonunda penye şortumun açıkta bıraktığı bacağıma üst üste yumruklar atarak acıyı başka yöne çekmeyi denedim.
Çünkü eğer dizim ciğerimden daha çok ağrı yaparsa ciğerimi hissetmez, tüm ilgiyi bacağıma verirdim. Dedem derdi ki; insanın neresi acırsa canı orası olurmuş…
Ne güzel demiş, ne haklı demiş. Küçükken bunun anlamını anlayamaz, bir türlü çözemezdim. Büyüyüp bazı acılarla yüzgöz olumca her şey daha anlaşılır oluyormuş. Üstelik dedemden aldığım tek söz bu değildi, yaşam içinde ona dair ne varsa her biri gün gün yerine oturuyordu…

Acıyı yönlendirmek için bacağımı seçmiştim fakat asıl acının yüreğimde olduğunu unutmuşum. Yoksa dedemin zihnime dolmasıyla yüreğimin parçalanması  bir olmuştu. Öyle ki sancım bile bir hiçlikte yitmişti. Onu özleyeli çok oluyordu. İlk önce sesini unutursun derlerdi, ben sesini unutmadım. Bazı kelimeleri, kurduğu cümleler ve gülüşü asla zihnimde gitmiyordu. Bu dinmeyen sonsuzlukta, anmaya cesaretim olmayan kim varsa her birini çok özlemiştim.

Yattığım yerde doğrulmaya çalışırken bir yandan da yastığımın altında duran telefona uzanıp ekrandaki bildirimlere baktım. Onlarca mesaj arasında Serdar’ a ait en ufak bir haber yokken Gül’ den gelen cevapsız aramalara bakmadan mesajlara yöneldim.

Gönderen; Gül
Mesaj; Akşam sekiz gibi hazır ol lütfen bebeğim

Dün uyumadan önce konuşmuştuk, bizim mahalleye teyzesini almaya gelecekti. Seni de alırım boşuna arabayla uğraşma park yeri sorunlu deyince de kabul etmiştim. Bu gece bekarlığa vedası, iki gün sonra kınası ve pazartesi de nikahı vardı. Bu akşam ile sonrasındaki kınada sahneye çıkacağıma da söz vermiştim.

Gönderen; Gül
Mesaj; Beni ekersen seni keserim. Sahneye sen çıkacaksın diye kimseyi tutmadık bak

İki saat arayla üçüncü mesajı atmış.

Gönderen; Gül
Mesaj; Uyanınca yaz bana, çok heyecanlıyım

Derin bir nefes alıp kısık gözlerle okuduğum mesajlara cevap yazarken ağrım geçmişti. Yavaşça ayaklandım.

Gönderen; Hazan
Mesaj; Sakin ol bebek ❤ Uyandım ben duşa gireceğim haberleşiriz

Nasıl bir gece için hazırlanacaktım bilmiyorum ama arkadaşlarımızın hemen hemen hepsi ortak olduğu için en azından rahattım. Tek sorunum Serdar’dı. Giderken söyledikleri sinirden de olsa içime öyle bir oturmuştu ki bir an onu affedemeyeceğimi dahi düşünmüştüm.

O haklıydı.
Yapmamam gerekiyordu. Onu içeriye almamam, bu konuda sevgilim dediğim adama, evlenmeyi düşündüğüm adama yalan söylememem gerekiyordu. Ama onun da karşı duvara kamera taktırması ve her ne olmuş olursa olsun bitti dememesi gerekiyordu.
Tabi tüm bunlar bir yana haftalardır içimde tuttuğumdan kalbimi kemiren bir Hande olayı da vardı. Bana Alp için kızan adamın başka bir kadının tenime gitmesi ne kadar da ironikti değil mi?

Haklı olan bendim.
Suçsuz yere bana bitti demiş, kendi yediği haltları görmezden gelmişti. Ortada bitti diyecek biri varsa bu Serdar değil bendim. Bana namus bekçiliği ve güvenden bahseden paşamın kendi yediklerini bana dahi söyleyemeden yok sayması kabul edeceğim bir konu değildi. Bir yüzleşme olursa, olmaz ama şayet olursa yüzüne çarpacağım ilk konu bu olacaktı. Benim oturup dostça konuşmamdan, kendi yediği haltlara kadar ne varsa ortaya dökülecekti ve tahminen biz o sinirli hallerimizle kendi ilişkimizi kökünden bitirecektik. Ki bundan korkmuyordum. Sonuçta çarşamba sabahının üstünden iki gün geçmişti, bugün günlerden cumaydı ve Serdar hala aramıştı. Görevde değildi, artık nettim çünkü başkanla haciz konusunda dün akşam kısa bir görüşme yaptmıştık ve başkan buradaysa eminim ki Serdar’ da merkezdeydi.

Zaten artık ondan bir telefon beklemiyordum. Yani bu biraz anlıktı, ama en azından şu an, banyoda şampuanla saçlarımı köpürtürken onu istemiyordum.
Söylediği her ağır şeyle birlikte bana güvenmediğini hissettirmişti. Çağır Alp’ i Isparta’ dan demişti birde. Halbuki ben ona Alp’ in Isparta’ ya gittiğini dememiştim. Bir şekilde öğrenmiş, belki de onun da peşine adam takmıştı, ama bu umrumda değildi. Benim başım yeterince sıkıntıdaydı, bir de Alp için endişelenemezdim. Ki zaten ona bir şey yapmayacağını bağıra bağıra söylemişti.
Ona göre sorun bendim.
Oysa asıl sorun onun beni hiç saymasıydı. O başka bir tene donurken bile benim sesim çıkmazken arkadaşça bir andan neler çıkartmıştı. Her gidişimde eve başka bir adam mı alacakmışım mesela, böyle bir cümle hatırlıyordum. Söylediklerini geçtim hadi, o tok sesiyle hiç düşünmeden bitti diyebilecek kadar sevmiyorsa zaten bitsindi. Bu yüzden vazgeçmiştim ya gitmekten. Boyun eğmeyecektim, yanına gitmeyecektim, Serdar diye ağlamayacaktım, özlesem de sakin kalacaktım ve onu paşa paşa kendi ayaklarıma getirtecektim. Tabi sonra ne olurdu bilmiyorum. Ama ben artık bir şeyler için koşturmaktan vazgeçmiştim ve her ne olursa olsun bu hikayede suçlu olan oydu. Sonuçta ben de bilirdim Hande için olay çıkartmayı, bağırıp çağırmayı. Ama yapmadım, hata etmişim.

Yeri ne zaman gelir, Serdar’ la ne zaman yüz yüze geliriz bilmiyorum ama karşılaştığımız ilk anda yüzüne haykırmam gereken bir adet Hande var.

….                                   

Rimelimi kirpiklerime iyice yedirirken telefonun diğer ucundaki Sena’ ya sakin bir sesle  “Öyle işte.” Dedim.
“Bana bak sakın ağlama o it için. Makyajın çok güzel oldu, akmasın.”
O kameradan beni izlese de benim gözüm aynadaydı ve makyajımı tamamlamaya çalışıyordum. Gül birazdan gelecekti ve birlikte mekana geçecektik.

Havalı havalı soludum. “O işe hiç başlamadım canım yaa.” Tamam ilk gün birkaç damla gözyaşım akmıştı. Belki daha fazla, ama hepsi o kadardı. Kamera olayı her şeyi tepetaklak etmişti. Tabi bir de kısasa kısas Hande vardı. Bitti deyişini de unutmuyordum. Bittiyse bile yapacak bir şeyim yoktu, kendimi perişan edemezdim ama ufak da olsa bir umutla hala tam olarak bitmediğini biliyordum. Bitmesi için yan yana olmamız gerekiyordu. Şayet birgün bir yerlerde karşılaşırsak da bana bakmazsa anlarım ki o zaman cidden bitmişti.
Ne yapacağımı da o zaman düşünürdüm. Aslında, yani doğruyu söylemek gerekirse hiç bir şey yapmazdım. Sonuçta babamın prensesi olarak gelmedim bu dünyaya. Yarı yolda kalmayı ve geldiğim o yarı yola kadar da sevilmemeyi çok ufakken öğrenmiştim. Yani şimdi bitse cidden her şey… Bir ince dudak büker, bilmem der gibi yavaşça omuz silker, yüzümde oluşan o telaşsız gülüşle başımı yana yatırıp yoluma devam ederdim.

Rujumu da sürdükten sonra telefona bakarak Sena’nın beni görmesini sağladım. Önce gözlerini hayranlıkla kıstı, sonra sinsi sinsi dudaklarını ısırarak “Aklıma bir şeytanlık geliyor.” Dedi.
Sırıttım. “Ne geliyor?” Aksi zaten beni şaşırtırdı.

“Sen şimdi oraya gidince sahneden birkaç video at bana. Şarkı söylerken falan. Ben de Tuğrul’ a Whatsapp’a attırayım onu. Sanki Bursa’ daymışız gibi. Seninki de görsün, onda numarası var.” Kahkaha atarak elimi kendime yelpaze yaptım. “Saçmaladın, saçmalama.”
Bir, kendimi Serdar’ a göstermek gibi ucuz bir niyetim yoktu.
İki, Serdar zaten bunun bir dümen olduğunu gördüğü an anlardı. Yani Tuğrul’ un burada olmadığını, onu kıskandırmak için bilerek video paylaştığımızı. Neyse ki benim hiç yere, özellikle de bu süreçte rezil olmak gibi bir niyetim yoktu.

“Ya bir şey olmaz.” Diyerek heyecanla atıldı. Köyden olduğu için epeydir kimseyle uğraşmıyordu belli. “Bende var Bursa fotoğrafları, oraya gelmişiz diye atarız işte.” Başkası olsa tamam derdim ama konu ben ve Serdar’dık. Sokaktaki Hayri Abi’yi keklemiyorduk.

Umutsuz bir vaka gibi dudağımı sarkıtarak eğildim. “Sende fotoğraf varsa Serdar’ da da canlı kanlı kamera var.” Kapının önündeki kameradan her şeyi izleyebilme ihtimaliyle zaten Gül’ e tam olarak kapımın önüne yanaşmasını söyledim. Komşular görmesin, anneme söylerler diye güya…

Yüzü birden ekşidi. “Hala izliyor mu şerefsiz?” Omuz silktim. “Bilmiyorum.” Nereden bilebilirdim ki? Kameralar duruyordu ama neden duruyordu, çekiyorlar mıydı, izliyor muydu bilmiyordum.

Keyifle “Az daha eğilsene sen.” Deyince elbisemden açıkta kalan göğüslerimi izlemeye çalıştığını fark ettim ve “Salak.” Diye sırıtıp sandalyede dikleştim. “Kapatıyorum Gül gelir şimdi.” Sena tamam der gibi başını sallarken sarmal yılanlı yüzüğümü taktım.

Bu akşam için sağ kulak mememi ve kıkırdağımı saran küpeden başka bir takı kullanmayacaktım. Zira yüzüğüm ve ona uyum sağlayan topuklu ayakkabım o kadar güzeldi ki farklı bir takı onların yanında eminim fazlalık duracaktı.
Tek taşımı da takamayacaktım.
Bunu da böyle düşününce içime garip bir hüzün düştü, yüzüm o koca boşlukta asılsa da yapabilecek bir şeyim yoktu. Bitti diyen oydu, neden beni istemeyen, bitti diyen bir adamın yüzünü takayım ki? O bitti dedi… Yoksa ben bu gece bırak tektaş takmayı, kokusu sinen siyah ip bilekliğini bile bileğimden çıkartmazdım. Fakat yine de yapılabilecek bir şey yoktu. Bu gece gidip biraz eğlenecek, sonra da hayatıma kaldığım yerden devam edecektim.

Bileğimi kavrayan yılan figürlü, ince topuklu siyah ayakkabılarımı giyerken telefonumu çantama koyarak aynada kendimi son defa kontrol ettim. Dalgalı siyah saçlarımla eskisi gibiydim. Tek farkı sadece eskisi kadar uzun değillerdi, omuzlarımdan dökülüyorlardı ama böyle de çok güzeldi.

Bedenimi saran beyaz, ipince askılı straplez elbisem dizlerimin bir karış üzerinde biterken kıvrımlı vücüdumu tam anlamıyla sarmalayıp meydana çıkartmıştı. Arkadan, özellikle de yandan bakında dik olan kalçalarım o kadar güzel duruyordu ki kendimi bir miktar fazla şey hissettim. Yani acaba çok mu açık oldum dedim, ama Gül beyaz giy demişti ve en uygun beyaz elbisem de buydu. O kırmızı giyecekmiş.

İnce belimin, dolgun kalçalarımın ve dik göğüslerim oldukça güzel göründüğü bu halimi kabullenip elime aldığım telefonla karşımdaki aynadan kendime güzel bir fotoğraf çektim. Yeliz istemişti. Fotoğrafı Yeliz ve Sena’nın olduğu gruba atarken de sürekli olarak Gül’ den gelecek aramayı bekliyordum. Birazdan arardı.

Yelo yazıyor…

Gönderen; Yelo
Mesaj; Oha be yakıyorsun🔥🔥🔥

Rapu yazıyor…

Gönderen; Rapu
Mesaj; Hay avradını sikeyim çokselll 😍

Gönderen; Yelo
Mesaj; Kollarına ba-yıl-dım

Her iki kolumda, göğüs hizamdan başlayan uzun, tül ve uçları dantelli olup dirseğimden sonra genişleyen kol detayından bahsediyordu. Sırıtarak mütavazı tavrımı bir kenara bıraktım ve cevap verdim.

Gönderen; Hazan
Mesaj; 😎 Su dökün aşkımlar

Gönderen; Rapu
Mesaj; Gideyim de senin öküzün numarasını bulayım ben… belki elim çarpar atarım😏🙄🙄

Sırıttım çünkü Sena’nın öyle bir şey yapamayacağını biliyordum.

Gönderen; Yelo
Mesaj; Var bende atayım aşkım

Yine sırıttım. Çünkü Yeliz atsa da Sena’nın yine öyle bir şey yapmayacağını biliyordum.

Gönderen; Hazan
Mesaj; best eniştenle barışmamı bu kadar istediğini bilmiyordum😂

Sena bu defa ard arda komik stickerlar yollamaya başlayınca daha da güldüm. O arada da ekranıma Gül’ den arama düştü. Gelmişti.

💎

“Kırılmasın incinmesin dert değmesin dallarına
Rüzgar üşütmesin zor olmasın sabahlarına
Sakın ağlamasın bir kendini bilmeyene
Bağlamasın gönlünü, gitsin bir hak edeene”

Tam olarak kendimi nakarata hazırladım. Sesimi, nefesimi, coşkumu ve hevesimi elimde olmadan en uç noktaya taşırken yerimde hafif sıçradıktan sonra sol elimi coşkuyla havaya kaldırdım. Lise arkadaşlarım, daha önce defalarca aynı ortamda bulunduğum insanlar, Gül, nişanlısı Ali ve diğerleriyle uzun zaman sonra kendimi yenilenmiş gibi hissediyordum.

Elimdeki mikrofonla sırıta sırıta Özkan’ a baktım.
“O na söyle kan damlıyor gönlüümdeeen
Yine söyle emin değilim kendimdeeeen.”

Sesler kulakları çınlatacak kadar gümbür gümbürdü ve karanlık mekânda neredeyse göz gözü görmüyordu. Topuklularımla bir iki adım gerileyerek başımı yavaş yavaş olumlu anlamda sallamaya başladığımda kaşlarımı bilmiş bir tavırla havalandırmış gülümsüyordum.

“Nolur söyleee, çok özledim sor nedeenn
Sevmek yetmiyor baaazeeen”

Yine yeni yeniden, ders verir gibi bağıra çığıra, oynaya oynaya… Hızla değişen rengarenk ışıklar altında karanlığa yanıt bulan pembeler gözümde oynarken içmeden sarhoştum.

“Ona söyle kan damlıyor gönlümdeeen
Yine söyle emin değilim kendimdeeenn
Nolur söyle çok özledim sor nedeen
Sevmek yetmiyor bazen”

Araya giren fon nakaratla olduğum yerde alt dudağımı ısırıp başımı sallayarak dururken bacağımı da rtimle sallıyor ve benimle birlikte, çığlık çığlığa benden daha fazla eğlenen insanları büyük bir hazla izliyordum.
Remiksini geçen sene evde çalışsam da söyleme fırsatını ilk defa bulduğum şarkıyı fazlasıyla sevmiştim. O kadar güzeldi ki hem sesim çok uymuştu hem de heyecanlı hissettiriyordu. Olduğum yerde duramayıp önüme gelen siyah saçlarla az da olsa yavaşladım.

Beyaz elbisemle sahnenin tozunu adeta attırıyorken mekanda duyduğum zarif çığlıklar ve erkeklerden çıkan ıslıklar ortamda resmen bir şöleni andırıyordu. Sahneden evvel gergindim, ama şimdi… İnsanlar da en az benim kadar, hattabenden daha fazla eğleniyordu. Onlar eğlendikçe de ben mutlu oluyordum. Yine çok az durularak saçlarımı sol elimle bir tarafa attırdığımda kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Uzun bir zamanın sonunda derin bir nefes alıyordum!

Derin bir nefesle dans eden renkli ışıklara gözlerimi kıstım
“Kırılmasın incinmesin dert değmesin dallarıına
Rüzgar üşütmesin zor olmasın sabahlarına
Sakın ağlamasın bir kendini bilmeyene
Bağlamasın gönlünü gitsin bir hak edene”

Tekrar sesimi ve elimi yükselttiğimde bu sefer şarkıyı hep birlikte söylüyorduk.

“Ona söyle kan damlıyor gönlümdeeen
Yine söyle emin değilim kendimdeeen
Nolur söyle çok özledim sor neden
Sevmek yetmiyor bazen”

Açıkta kalan bacaklarımla hareket ederken tül kollarım seri haraketlerle uçuşuyor, bedenimi saran elbisenin kumaşı da bana yardımcı olurcasına rahat hareket etmemi sağlıyordu.
Güzeldim.
İnsanlara göre şu an çok güzeldim. Bu durumu siyah ojeli uzun tırnaklarım, cırtlak olmayan kırmızı rujum, siyah tonlarındaki makyajım ve yılanlı ayakkabılarımla birkaç arkadaşımın da dediği gibi bence de nefes kesiyordum. Kendime her zaman güzel demezdim, ama bu defa ben bile diyordum; çok güzelim.

“Ona söyle kan damlıyor gönlümdeeen
Yine söyle emin değilim kendimdeeen”

Mikrofonu sıkıca tutarak bu son dercesine sol elimi  yukarı kaldırdığımda kahkaha atar gibi neşeliydim.

“Nolur söyle çok özledim sor neden
Sevmek yetmiyor bazen”

Coşkulu fon bittiğinde ben nefes nefese başımı saygıyla karşımdaki insanlara eğmiştim ki çığlık sesleri gürültüyle şekillenip mekanı sardı.
“Bi daha.
Bi daha.
Bi daha.”

Sırıtıp gözlerimi kapattım. Elimi son sürat atan kalbimin üzerine koyup başımı keyifle iki yana salladım. Gece başlayalı henüz bir buçuk saat olmuştu. Çok yorulmamıştım ama biraz soluklansam iyi olacaktı. Yoksa halimden o kadar memnundum ki sabaha kadar bu şekilde şarkı söyleyebilirdim.

O ara sahneye çıkan Özkan’ a dönerken Görkem’ de peşi sıra onu takip ediyordu. Görkem yeni gelmişti sanırım, çünkü daha evvel görememiştim.

Görkem “Naber?” Diyerek bana sarıldı. Yanağımdan öpüşüne karşılık verdim, elim omzuna gitti. “İyiyim bebem. Sen? Ne ara geldin görmedim?”
“Nöbetim vardı geciktim ya. Yeni geldim on beş dakika falan oluyor.” Görkem hemşireydi. Yani sanırım erkek olduğu için hemşir oluyordu. Biz Özkan ve Görkem’ le ayak üstü sohbet ederken Tunahan’ da yanımıza çıkınca arkasından onu takip eden Şenay ve Burcu’ ya bakarak gülümsedim.

Bir süre o şekilde muhabbet ettik ama çok da uzun sürmedi. Daha sonra yeniden birleşiriz deyip ayrılınca ben de yeniden aynı şarkıya giriş yaptım.

“Kırılmasın incinmesin dert değmesin dallarına
Rüzgar üşütmesin zor olmasın sabahlarına
Sakın ağlamasın bir kendini bilmeyene
Bağlamasın gönlünü gitsin bir hak edene”

Bu şarkı istenmişti çünkü gerçekten çok iyiydi. İnsanlar bununla eğleniyor, bunla dans ediyordu. Şarkının enerjisi ve nakaratta birden yükselişi aşırı hoştu. E ben de, alkol almamıştım fakat üzerimde bir sarhoşun deliliği vardı.

“Ona söyle kan damlıyor gönlümden
Yine söyle emin değilim kendimden
Nolur söyle çok özledim sor neden
Sevmek yetmiyor bazen”

Tekrar dizlerimi hafif kırıp ufak bir şekilde dans edercecesine hareketlendiğimde bedenimin esnek kıvraklığım oldukça işe yarıyordu.

“Ona söyle kan damlıyor gönlümden
Yine söyle emin değilim kendimden.”

Boşta kalan elimi karşımda kahkaha dolu hareketle dans eden lise arkadaşım Umut’ a kaldırıp işaret parmağımı sırıtarak seni gibi deli dercesine salladım.

“Nolur söyle çok özledim sor neden
Sevmek yetmiyor bazen”

Fon müzik mekanda tekrar yankı bulurken nefeslerimi düzenleyip hafif aralanan bacaklarımla yeniden alt dudağımı ısırdım.
Keyifliydim.

“Kırılmasın incinmesin dert değmesin dallarına
Rüzgar üşütmesin zor olmasın sabahlarına
Sakın ağlamasın bir kendini bilmeyene
Bağlamasın gönlünü gitsin bir hak edene”

Tekrar ufak bir hareketle yerimde zıplayıp sahnenin diğer ucundan kağıt uzatan arkadaşıma ilerlerken yürüyüşüm bile şarkıya aitti.

“Ona söyle kan damlıyor gönlümden
Yine söyle emin değilim kendimden
Nolur söyle çok özledim sor neden
Sevmek yetmiyor bazen”

Derin nefes alıp sesimi daha da yükselterek elimi salaş bir şekilde kahkaha niteliğinde yukarı kaldırdım. Kağıda sonra bakacaktım.

“Ona söyle kan damlıyor gönlümden
Yine söyle emin değilim kendimden
Nolur söyle çok özledim sor neden
Sevmek yetmiyor bazen.”

Sarkı bittiğinde henüz devam eden fonla eğlence devam ediyordu. Göz yoran ışıklar altında coşlukuyla dans eden kalabalığı süzdüğümde başımı olumlu anlamda sallayıp dans edenlere karşı dudağımı şaşkın bir gülüşle ısırdım.. Sandığımdan da güzel bir gece geçiriyordum.

Az evvel elime sıkıştırılan istek şarkıya bakarken altındaki nota dudak büktüm.
Şarkıyı Yavuz’ la söylerseniz çok güzel olur bence abla, sesiniz tam uyar.

Tam mikrofonla “Yavuz kim?” Diyecektim ki sahneye yaklaşam uzum boylu sarışın adamla o tarafa baktım. Üzerinde beyaz pantolonu ve mavi bir gömlek vardı. Hafif uzun turuncumsu sakalları, bileğinde bir saat, kolunda sarı tüyleri olan standart bir adamdı. İki basamayı çıktıktan sonra birkaç adımla beni buldu. Elini uzattı. “Yavuz ben.” Yüzündeki sakin gülüş ve tok sesiyle normal bir insandı. Yani burada ne düşünmeliyim bilmiyorum ama normal bir adam sahneye çıkıp bana elini uzatmıştı işte.

Uzattığı eli tuttum. “Hazan.” Diyerek başımı yavaşça eğdim. Ellerimiz yavaşça ayrılırken sırıttı. “Kız kardeşim sana bir kağıt verdi sanırım. Az önce gördüm.” Doğruyu söylüyor gibiydi. Sonuçta notta uçarı bir şey yoktu. Ki zaten adam birlikte şarkı söylemek istese gelir bana söylerdi, notla neden uğraşsın?
Avcumdaki kağıdı ona göstererek sırıttım. “Şimdi seni çağıracaktım bende. Güzel fikir, severim Hakan Altun.” Kalabalıktan dolayı kulağına eğilme yakınlığı duymadığımdan hafif bağırarak konuşuyor, aynı tonda yanıt alıyordum.
Kollarını kucağında birleştirip gülümsemeye devam etse de yüzünde hayret verici bir şaşkınlık vardı. “Kabul mü ettin şimdi sen?”

Alınmış oldukları belli olan kaşlarına bakarken sırıtarak omuzlarımı silktim. “Neden etmeyeyim?” Alt tarafı şarkı söyleyecektik.

Halinden memnunmuş gibi “Yani.” Diyerek başını yana eğdi. Sağ eliyle bir an beni gösterdi. “Yanlış anlama, çok güzel bir kızsın. Senin de çok çok güzel. İlgiyi paylaşabilir misin?” Kendine güveniyor ama kibar bir dille de güzel olduğumu söylüyordu. İşin doğrusu bu kadar seviyeli bir konuşmaya aylardır hasret kaldığımdan biraz mutlu oldum.

Gözlerdimi devirerek onunla birlikte ben de gülümsedim. İlgiyi sevmiyordum, öyle bir derdim de yoktu. Ki olsa, daha evvel gelen teklifleri kabul ederdim.
Kağıdı arkada ayar yapan abilerden birine doğru uzatıp adını unuttuğum çocuğa imayla baktım. “O kadar güveniyor musun sen kendine?” Doğrusu onun da sesini merak etmiştim. Normal bir sesi vardı şarkı söylerken nasıl bir hâl alırdı bilemiyorum.

Gülerek başını iki yana salladı. “Senin kadar olmasam da.” Yavaşça onu onayladım. Anlaşılan bu defa bir şakırda yalnız olmayacaktım.

Sahnenin ortasına ilerlerken aslında aklımda çok başka şeyler vardı. Serdar. Umrumda değilmiş gibi davransam da, tüm gece onu unutup kendi eğlenceme baksam da özlemini içimden asla atamıyordum. İtiraf etmeliyim ki aklım hala o bitişi almıyor, içim ağlama isteğiyle doluyordu. O olsaydı bu gece buraya gelmeme bile müsaade etmezdi ama ben hala onu istiyordum işte.
Bu kadar sessiz kalması normal miydi? Yoksa canımı yakmak için miydi bunca uğraş. Öyleyse başarmıştı. Günlerdir, özellikle son bir kaç saattir içimde olan hüzün kendini epey belli ediyordu. Ben böyle hiç sayılmak görmemiştim. Serdar’ dan bahsediyordum… Öyle seven bir adam beni nasıl böyle bırakırdı? Aslında sorun da buydu ya, beni öyle güzel sardıktan sonra gittiğini kabul edemiyordum. Belki de cidden gitmişti. Belli ki cidden bitmişti…

Siyan kulaklığımı ve küpemi düzeltirken Yavuz’ un sahnedeki insanlara bakıp “Hem beni öldürdün hem bendeki seni.” Diye şarkıya girişini izliyordum. Saçlarımı sol omuzumda toplayıp küpemi ortaya çıkarttım.
“Böyle olsun istemezdim
Ben mağlubum ama sen de kaybettin
Ben hayatı, sen de beni.”

Sesi az evvelin aksine daha kalındı. Sakin ve kadifemsi haliyle gayet yumuşak bir başlangıç yapmış, ister istemez onu izlememe sebep olmuştu. Sağ elimde tuttuğum mikrofonla solumda duran adama bakarken hafifçe tebessüm ettim. O sırada bana dönerek şarkının devamını getirdi.

“Heem beni öldürdün hem bendeki seni
Böyle olsun istemezdim.” Sahne az evvelin aksine epey sakindi. İnsanlar şarkının ağırlığıyla hareket ediyor, tamamen bize ve müziğe uyuyordu. Yavuz destek almak için olsa gerek bana bakarak yavaş yavaş devam etti.
“Ben mağlubum ama sen de kaybettin
Ben hayatı, sen de beni.”

Sağ elini ve kaşlarını hafifçe kaldırıp ona eşlik etmemi isteyince ufaktan şarkıya girmeye başladım.
İkimiz birden birbirimize bakarak, ses uyumumuzu çözmeye çalışarak “Lanet olsun bana seni bu kadar çoook Niye bu kadar sevmişim.” Diye yükseldik.
“Sana hiç değmezmiş tertemiz duygularım
Geç de olsa ööğrendiiim.”

Seslerimiz birbirine karışınca ortaya nasıl bir şey çıktı bilmiyorum ama kendimi ait hissetmediğim kesindi. O an anladım, biriyle şarkı söylemek çok özeldi. En azındana bana göre, şarkı demek çok özel bir hikayeyi paylaşmak demekti ve ben hayatım boyunca Alp’ den başkasıyla hikayemi paylaşmamıştım. Hele de bunu… Bana Serdar’ ı hatırlatan bir şarkıyı başka bir adamla söylemek üzerime kalıp gibi yapışıyordu, asla rahat hissetmiyordum.

Rahatsız hissettiğim için elimde olmadan ses olarak biraz geri çekildim ve böylece onun sesi nakaratta daha da yükseldi.
“Kapanmaz yarayım, gece gündüz kanarım
Göz göre göre yandı yıllarım
Gönlümde açan gonca, gül olmadan kırıldı
Senin eserin bu yorgun yıllarım”

Üzerimdeki bakışlarla Gül’ e dönerken içten içe durumu tartıyordum. Alper’ in sesi daha güzeldi. Yavuz’ un sesi de çok güzeldi ama bazı nefes sıkıntıları olduğundan kelimeleri tam veremiyor, yükselmesi gerken yeri uzatarak bayıyordu. Sesi de bu şarkıya çok uymuyordu ama yapacak bir şeyim yoktu.

Yavuz tekrar şarkıya girerken bu defa ona dönerek daha alçak bir tonda sesine ayak uydurdum. Doğruyu söylemek gerekirse, kendi sesimi burada harcamak istemiyor da olabilirdim.
Mavi gözlerini içten bir solukla naifçe yumdu. “Kapanmaz yarayım, gece gündüz kanarım
Göz göre göreee yandı yıllarım.” Sonra aralayıp bana baktı. Mecburi birleşen bakışlarımızla sakin sakin sesimizi yükselettik.
“Gönlümde açan gonca, gül olllmadan kırıldı
Seniiin eserin bu yorguun yıllarımmm.”

Seslerimiz eşitlendi, dik duruşumla bakışlarımı bir günah gibi ondan kaçırdım. Ne yazık ki artık Serdar’ dan başkası midemi bulandırıyordu sanki. Berbat hissediyordum, sırtımda yükmüş gibi kaçıyordum. Bir başkasının beni izlemesinden rahatsızdım, bana bakmasından ve benimle şarkı okumasından rahatsızdım ama artık çok geçti.
Şarkımı okuya okuya lise arkadaşlarıma dönerek anı bozmadım.

“Hem beni öldürdün hem bendeki seni
Böyle olsun istemezdim”

Yavuz hemen yanımda, ara ara bana baksa da şarkıdan ayrılmıyor, yine de güzel söylüyordu. Fakat ben hem Alp’ den başkasıyla şarkı söylemediğim için hem de Serdar yüzünden mı bilmiyorum epey huzursuzdum.
Omzuna dokunmasıyla ona dönerek “Ben mağlubum ama sen de kaybettin
Ben hayatı, sen de beni” diye devam ettim. Bakışları yüzümü tararken gözleri bir an dudaklarıma gitse de sonunda eliyle kendine fermuar yaparak nakaratı bana bıraktığını belli etti.

Başımı olumlu anlamda eğdim.
Birlikte “Lanet olsun bana seni bu kadar çok
Niye bu kadar sevmişim
Sana hiç değmezmiş tertemiz duygularım
Geç de olsa öğrendim” kısmını söyledikten sonra Yavuz sustu ve benim sesim yükseldi.

“Kapanmaaaz yarayıım gece gündüz kanarıım
Göz göre göreee yaandı yıllarıim.” Yavuz susmakla kalmayıp olduğu yerde durdu. Elindeki mikrofonu bana baka baka yavaşça kenara indirirken şaşkın şaşkın beni izliyordu. Onun bakışları altında elimi hafifçe karın hizama koyarak şarkıyı tüm ağırlığıyla okudum. Sindire sindire, her bir harbi bastıra bastıra, sesi gırtlaktan vere vere o kadar içten okudum ki, sanki kapalı gözlerimin ardında başka bir adam vardı..
“Gönlümde açan gonca, gül olmadan kırıldı
Senin eserin bu yorgun yıllarım.”

Sesler kesilmiş, aynı heyecanla nakaratı tekrarlarken sesimi esirgemeden olduğum yerde yükseldim. Öyle bir söyledim ki, kalbimde bir adam, yüreğimde ince bir sızı, ondan bana kalan boşluk…
Tüm kainata sığmıyordum sanki. Ben, sesim, duygularım, sevdam.. Ne Serdar yitiyordu aklımdan, ne de özlemi dindiriyordu beni. Tüm haykırışım ona, tüm yitmişliğim, tüm caresizliğim onaydı…
Duygularım onsuzluğun sarmaşıklığınde etime dolanırken avazım çıktığı kadar, yüreğimden aktığı gibi kendimi şarkıya bıraktım…

“Kapanmaz yarayım, gece gündüz kanarım
Göz göre göre yandı yıllarım
Gönlümde açan gonca, gül olmadan kırıldı
Senin eserin bu yorgun yıllarım”

….

Baş döndüren loş ışıklar altında sağ bileğimden tuttuğu elle kıkırdayarak “Bu son.” Dedi. “Bir kişi kaldı. Seni onunla da tanıştırmam lazım.”
Hafif yukarıya çıkmış olan elbisemin eteğini sol elimle aşağıya çekiştirdim. Hızlı adımlarla düşmemek üzere elimi sıkıca tutan Gül’ ü takip ediyorken göz devirip gülümsemiştim.

Yanıp sönen renkli ışıklar yaklaşık iki buçuk saatin sonunda başımı döndürmeye başlamıştı ki, bu hararetli koşuşturmaya Gül bir son verdi. İleriye göremeden adımladığımız yolun sonunda nihayet adımlarını yavaşlatarak durmuştu.

Parlayan dudaklarımı istemesizce hafif yalayıp ıslanmalarına sebebiyet verirken tam karşımızda, ayakta dikilip birbirleriyle muhabbet eden üç takım elbiseli adama tek tek baktım. İkisini daha on beş dakika evvel sahnede şarkı söylerken görmüştüm.

Ellerindeki içki bardaklarıyla birbirlerine bakıp ufak bir çember oluşturmuş olan grubun oldukça keyifli olduğunu ortamda atılan kahkahalardan dolayı ikimiz de farkındaydık. Gül, hemen solumdayken eliyle sağ tarafımda duran adamın sırtına kibar bir şekilde dokunarak “Emre.” Dedi.
Emre denen adam hissettiği el ve duyduğu kibar fakat bir o kadar da heyecanlı sesle yavaşça bize döndüğünde ben sessizliğimi koruyordum.

Gül sırıtarak olduğu yerde hafif sıçradı. “Seni arkadaşımla tanıştırmak istiyorum.” Şımarık bir çocuktan farkı yoktu.
Emre dediği adam en az bir seksen boylarında kumral, bana göre hafif yakışıklı bir adamdı fakat onda asla anlayamadığım bir iticilik mevcuttu. Adam kaşlarını alayla havaya kaldırıp “Ah sonunda.” Derken bu sefer bana dönmüştü. “Nihayet tanışabildik, sahneden enfestin.” Kaşlarını inanamıyormuş gibi kaldırarak bedenimi baştan aşağıya süzdü. “O nasıl bir sestir öyle? Cidden hayran kaldım.” Sonra benimle flört ediyormuş gibi gülümsedi. “Seni sonsuza kadar dinleyebilirim.”
Yüzümde oluşan öylesine gülüşü zerre bozmadan hafifçe başımı eğip kibarca teşekkür ettim.

“Emre ben.” Diyerek uzattığı ele sağ elimle karşılık verirken aynı sakinlikle de “Memnun oldum.” Dedim. “Hazan bende.” Adam başını sallayıp elimi tuttuğunda Gül’ün nişanlısı Ali’de yanımıza gelmiş sessizce bizi izliyordu.

Elimi dudaklarına değdirmek için yukarıya kaldırmıştı ki buna müsaade etmeden geri çekerek tebessüm ettim. Bozuntuya vermedi.
“Biliyorum.” Diyerek o da gülümsedi. “Sosyal medyada yakından takip ediyorum seni.” Gözlerini gözlerimden ayırmamış ve üstelik sebepsizce keyiflenmişti.

Benim kaşlarım meraklı bir gülüşle havalanırken bırakmak için gevşettiğim elimi bırakmadı. “Hatta birkaç kere mesaj attım. Ama sanırım görmedin.” Hiç yaşının adamı gibi durmuyordu, benim kalemim değildi, insanı boğuyordu. Fazla laubaliydi.

Hemen hemen yirmi sekiz yaşlarında görünen bu adamdan rahatsız olurken zoraki bir ifadeyle sırıttım. “Tanımadığım insanlardan gelen mesajlara bakmıyorum, ondandır.” Sonra da başımı bilmiş bilmiş yana eğdim. “Yani telefon sürekli elimde. Büyük ihtimal mesajını da görmüşümdür.”

Boşta kalan elini pantolonunun cebine sokarken sevmediğim bir yakınlıkla gülümsedi. “E tanıştık.” hâlâ yüzüme bakıp aptal aptal gülüyordu ve bu beni sinirlendirirken aynı zamanda tüylerimi diken diken ederek huzursuz olmama sebep oluyordu. “Artık bakarsın o zaman.”

Sana belediye baksın. Vazgeçtim Serdar baksın. Ama ortada Serdar yok. Ah siyan dev… Ne olur gelsen şimdi? Ona şu an kadar ihtiyacım var ki beni bu daralmışlıktan kurtarsın, bağırsa da bir şey söylemezdim. Bu Emre denen adamın enerjisi o kadar berbattı ki yanında bir saniye daha durmak istemiyordum.

Gül ve Ali bizi büyük bir merakla izlerken dik duruşumu bozmadan ellerimi kucağımda birleştirdim.
Ben “Sanmıyorum.” Dediğimde Gül hafif öksürerek aramıza girer gibi olsa da ortamızda kalıp sıkı bir üçgen oluşturmamıza sebep oldu.

“Emre’ de Ali’nin kuzeni. Biz baya severiz.”
Alel acele durumu kurtarmak için bana bakıp açıklama yapan Gül bir yandan da sağ eliyle sol omzumu sakin ol dercesine tutuyordu. Bakışlarım bu sefer ona giderken niyetini anlamış gibi tebessüm edip başımı salladım.

“Sen Trabzon ‘luydun değil mi?” Sakin fakat eğlenen ses tonuyla benimle yeniden iletişime geçmek isteyen adama öylece baktığımda devam etti. “Ben de askerliği orada yaptım.” Bu sefer de derin bir nefesle ciğerlerimi doldurdum. Gül beni yeterince iyi tanıdığı için biraz gerilirken diğer tarafımda durup bizi izleyen Ali bu halimize keyifle gülümsüyordu.

Kavisli, siyaha yakın ve biçimli kaşlarımı alayla havalandırıp buz gibi sesimle “İyi.” Dedim. “Allah kabul etsin.”
Vereceği cevabı umursamadan gitmek için sağıma döndüğümde Ali’yle dip dibe gelmiştik. Ona doğru bir adım attığımda arkamda konuşan Emre’nin sesini yine duydum.

“Emre ben. Emre Güneş, belki sen yazarsın.” Buradan gitmek istiyordum. Bir şeyden rahatsız olmuştum ve boğulacak gibi hissediyordum. Sanki kötü bir şey olacakmış gibiydi.

Olduğum yerde durdum ve başımı kaldırarak önümde dikilen Ali’ ye anlamsızca bakıp fısıldadım. “Mal mı bu?” Soru dolu meraklı gözlerime bakıyordu.
Yüzümü tarayıp omuz silkerek sırıtan Ali benim tarafımdaydı ve Gül’ ün niyetini benim gibi şu an çözmüştüm.
Pis çöpçatan.

İnsanların birbirleriyle ettiği sohbetler nedeniyle uğultu dolu mekanda beni daha net duyması için tekrar Emre’ ye dönerek tam dibine ilerledim.

“Bak Emre.” Dediğimde aramızda sadece otuz santim kadar bir boşluk vardı. Merakla beni izleyen adama hoş olmayan bir tebessüm yolladım. Çünkü standart bir erkeği tahminen otuz saniyede çözebiliyordum.
Hayır hayır! Serdar standart değildi..

“Açık konuşacağım, çünkü aksini sevmem.. Senden haz etmedim. Değil soy adın, istersen TC kimliğini ver.” Kaşlarımı kaldırıp boşta duran ellerimi belime koydum. “Yine de ulaşmayacağım sana.”
Bir saniye durarak aptala bakar gibi bakıp “Anladın değil mi?” Dediğimde iç cebinden çıkarttığı kartviziti devam eden pis gülüşüyle bana uzattı. “Babam İsmet Güneş. Bir ihtiyacın olursa bana buradan ulaşabilirsin.”

Gerizekalı!
Sinirden boynuma giren ağrıyı hissedebiliyordum.

Hemen yanımızdaki Gül aptal bir gülüşle aşırı saçma bir açıklama yapmak istercesine araya daldı. “Al bence, senin baba tarafı arada problem çıkartıyor ya kuzum. Hem, İsmet Amca çok iyidir. Yalova milletvekili.”  Ani bir sinirle bu sefer hızla Gül’ e dönüp “İyiyse cennete gitsin Gül!” Dedim. Fazla şiddetli çıkan sesim insanların ilgisini çekmişti. Ben zaten sinirliydim. Serdar konusunda çok hassastım ne gerek vardı şimdi buna?

En çok da beni, çevremi, karakterimi ve hayatımı bilmeden hangi amaçla yaptığını bilmediği açıklamaya tutuldum. Yahu benim başkanım varken, Emir dururken…
Neyse.

Gül şaşkınca yüzüme bakarken Emre tarafından hâlâ bana uzatılan kartı bir hışımla çekip aldım ve hızla ortadan ikiye yırttım.
Ne demek, ‘al bence senin baba tarafı arada problem çıkartıyor.’  Ne demek bu!? Şaka dahi olsa benim özel sorunlarımı ulu orta nasıl konuşabiliyor? Biraz daha ileriye gitse babamdan da bahsederdi herhalde.

Elimdeki kartı öylece yere bırakıp sinirle Gül’ e döndüm. Boyu benden kısaydı ve ona az da olsa yukarıdan bakıyordum. “Ben sana daha iki gün önce başka bir adamı nasıl sevdiğimi anlatmadım mı?” Sesim git gide yükselirken gürültülü bir şaşkınlıkla bağıra çığıra devam ettim. “Sen dalda mı geçiyorsun benimle!?
O sırada Emre arkadan bana yönelik konuşmaya başladı. “Ya tamam gerilmeyelim. Olur öyle aşk meşk. Gel birer sigara içelim güzelim. Burak bir bira kap gel.” Ne ona dönüyordum, ne de sinirli bakışlarımı Gül’ den alıyordum.

Oldu olacak sırtımdaki yaraları da söyle Gül? Tüm hayatımı beni nişanında resmen zengin diye pazarlamak istediğin adama anlat?
Haklıymış ve yaptığı doğruymuş gibi “O adam sana iyi gelmiyor. Gelmeyecek.” Dediğinde şaşkınca ufak bir nefes verdim.

Ne diyecektim ben?
En önemlisi de herşeyi anlattığım bu kıza bu kadar insanın içinde nasıl ve neden Serdar’ ı savunayım ki?

Başımı haklısın anlamında sallayıp yüzüne tiksinir gibi bakarak sağ eliyle Emre’ yi işaret ettiğimde Gül’e bakıyordum. “Bu mu iyi gelecek bana? Sen salak mısın Gül?! Babasından prim yapıp boş beleş geçinen adamdan ne hayır gelir?” Babası milletvekili ama kendi e bok yiyor belli değil.

Bu mal Serdar’ ın tırnağı olamazdı.

Sinirle sustuktan sonra hışımla arkamı dönüp kalabalığın ardındaki masadan çantamı aldım ve arkama bakmadan kapıya ilerledim. O sırada Gül’ de arkamdan daha güçlü bağırdı. “O Serdar denen adam seni çok sevseydi arayıp sorardı. Bitti demezdi. Ben sadece senin iyiliğini istiyordum. Seni sevseydi bu gece yanında olurdu.”
Bir bu eksikti. Herkesin duymadığı.

Topuk seslerim güçlü bir şekilde mekanda yakılanırken durmadan çıkış kapısına yönelip susmayı tercih ettim. Aptal yine aptal olarak kalacaktı Hazan, sen sus. Anlamayacaktı ve sen sinir olduğunla kalacaktın, sus. Bitti gitti kapandı o defter, sus.

Kapısını kırarcasına çekip çıktığım mekandan sonra serin Bursa sokaklarında adımlarımı güçlendirip arkama bile bakmadan yürümeye başladım. Hızlı birkaç hamleyle telefonu çıkartıp Emir’ i aradığımdaysa aklımda sadece Gül’ ün son dedikleri vardı.

Haklı değildi. Ama işte..

“Efendim kuzum?”

Duyduğum sakin ses tonuna sinirli bir giriş yapıp soluduğumda saat akşam on ikiye geliyordu. “Serdar nerede Emir?”
Kısa bir an sessiz kalıp “Bilmiyorum.” Dediğinde tek amacım görevde olup olmadığını öğrenmekti.
Görevde değilse neden gelmiyor, neden arayıp sormuyordu?

Titrek bir nefes aldığımda arka sokaktaki taksi durağına doğru yürüyordum. “Emir. SERDAR NEREDE!?”

Sıkıntılı bir nefes verdiğini duyabiliyordum. “Bilmiyorum dedim.”

Ayakkabılarımla zorlanmıyordum. Biraz daha hızlanarak sokakta yükselen topuk seslerimle bulunduğum yerden iyice uzaklaşmak istedim. Emre arkamdan gelirse, ya bir şey olursa.. Gerçi olmazdı, yani umarım.
“İşte değil?” Diyerek görevi belli ettim. Sonra da adımlarımı hızlandırıp dişlerimin arasından tısladım. “Nerede? Söyle yoksa sinir krizi falan geçireceğim bak.”
Sonunda “Arazide değildi.” Diyerek pes etti. “Merkezde, ama önemli işleri var.”  

Urfa’ da yani?

Ben anlayacağımı anladım.

Adımlarımı sinirden olsa gerek gecenin serinliğinde daha da hızlandırırken dolan gözlerimle telefonu “Tamam.” Diyerek Emir’ in yüzüne kapattım. O sırada da ekrana düşen aramayı yanıtladım.
Düşünecek fazla vaktim yoktu ama Serdar’ ın bu yaptığı…
Şerefsizlikti!
Madem sikine bile takmayacaktın ne diye beni değerli kıldın?

Sakin kalmaya çalışıp “Efendim anne?” Dediğimde karanlık sokağın ortasında durmuş nefeslerimi düzene sokuyordum.
“Alo Hazan. Ne yapıyorsun nerdesin?” Sorgulayıcı ses tonunu her halükarda tanıdığım için dudaklarımı yalayarak başımı bezmiş bir halde göğe kaldırdım.

Dardayım, dönülmez akşamın ufkundayım annem…

Esen havada uçuşan siyah saçlarımla yüzümü buruşturup “Evdeyim.” Dediğimdeyse aslında neden böyle birşey yaptığıma anlam veremiyordum. Sanırım, hissettiğim suçluluktu. Kıyafetim, kaçtığım ortam, konuştuğum insanlar.. Ne ara bu hale gelmiştim ben? Ne zamandır hür irademle giydiğim kıyafet bana batar olmuştu? Sanırım aitlik hissetmediğimdendi. Sanırım kaçarcasına çıkmak zorunda kaldığımdandı, Emre’ den ve Gül’ den di… Kendimi beğenmiyordum, davranışlarım daima sorgular olmuştum. Dilimden dökülenlerle karakterim son zamanlarda fazla çelişir olmuştu. Şu ara hiç yapmadığımın aksine hep yalan söyler olmuştum.

Annem, sinirle ve dişlerini sıka sıka “Ayşe Yenge’nin oğlu seni bir barda görmüş.” Dedi. “Bi karışlık elbiseyle dans edip şarkı söylüyormuşsun. Kız sen ne halt yiyorsun?” Sesindeki hayal kırıklığını duyduğumda başımı eğerek boşta kalan elimle sızlayan burun direğimi sıkıca tuttum. Oysa bunu ilk defa yapmamıştım. Ama kabul, annem kıyafetlerimi pek bilmezdi. Yoksa o da Serdar’dan farksızdı.

Ben susunca o bağıra çığıra devam etti. “SEN NE ZAMANDIR YALAN SÖYLÜYORSUN BANA?!”

İlkti.
Ve bu bağırış bana başka birini daha hatırlatıyordu…

İlkti, buna karşılık söyleyecek tek bir sözüm yoktu.
Ben susunca annem yine o korkunç sesiyle bağırmaya devam etti. “Sen beni sana güvendiğime pişman mı edeceksin bu yaştan sonra? Ne oldu, Serdar’ la ayrıldınız mı? Niye bitti, gül gibi oğlanın nesiyle anlaşamadın?” Gül gibi oğlan mı? Eminim Hande olayını bilse bana hak verirdi ama bu saatten sonra bilmesine gram lüzum yoktu. Ayrıca o bunu nereden biliyordu?

“Çabuk eve gidiyorsun. Kendine çeki düzen ver.” Benimle bu şekilde konuşmasına dayanamıyordum. Sinirlenince değişen ses tonundan da, ben seni haklarım hallerinden de yeterince usanmıştım. Bağırarak devam etti. “Sen kaşınıyorsun sen.” Gözlerimi sıkıca kapattım. Dilimin ucuna geliyordu kelimeler, sinirim boğazıma oturuyordu da tek kelime edemiyordum. “Kız seni ben. Yazıklar olsun. Ne o hâl öyle? Adam tabi ayrılır senden, ne ar var ne edep.” Serdar’ ın bunu anneme söylediğine inanmıyordum, muhtemelen annem tahmin etmiştir, ya da Emir ağzından kaçırmıştır ama sorun yoktu. Zira ondan daha çok sözleriyle ilgileniyordum. “Sen utanmıyor musun götün başın her yerin meydanda?”

Sonunda gerçekten dayanamadım. Günlerdir suçsuz yere işittiğim hakaretlerin sonu gelmiyor, her zaman üstüne gidilen ben oluyordum.
Olduğum yerde ayağımı sertçe yere vurup bağırarak  “Ne diyorsun anne!” Dedim. Issız ve karanlık sokakta kendimi tutmadan bağırırken sinirden ellerim titriyordu. “Ne varmış benim halimde ya? Ne saçmalıyorsun bana?” Anneme ve kültürümüze göre kıyafetim biraz açık olabilirdi ama hepsi bu.

“Tü. Tü sana yazık olsun benim emeklerim. O adama da böyle yaptın da bitti dimi? Ona da böyle çemkirdin.” Oysa o babama çemkiremedi diye yaşamadım ben her şeyi.

Boşta kalan elimle burnumun direğini sıkarak sakin kalmaya çalıştım. Ağlamıyordum, sinirleniyordum.
“Ne adamı ya!” Diyerek başımı yukarıya kaldırdım. “Ne adamı ne! Başlatma şimdi Serdar’ ına. İki günlük adamı mı savunuyorsun bana? Al Serdar’ ını da başına çal, gözün doysun.” Eskiden de böyleydi, başkalarının çocukları bizden her zaman daha değerliydi, daha öndeydi.

“Seni de onu da görüyorum ben.” Diye bağırarak son lafıma karıştı. “Dile bak pabuç gibi. Anneyle nasıl konuşacağını bilmiyorsun sen daha! Annenim ben senin arkadaşın değilim.” Annem gibi davransaydın o zaman. Babamdan korusaydın beni, başkalarını değil beni sevseydin, nasıl olsa benim kızım, o her zaman cepte deyip başka çocuklara yönelmeseydin, sana saygı duymam için saygı gerektirecek şeyler yapsaydın demek istedim, diyemedim. Onun yerine sabır dilenir gibi derin bir nefes verdim. “Kapat şu telefonu.”

“Kız bana bak, vallahi elimde kalacaksın. Senin o ağzını yırtarım, köpek seni. Eve geç yarın hemen geliyorsun. Bayadır iyi bir dayağı hak ettin sen. Şuna bak ya, şuna bak sanki benim annem. Rezil, seni elime bir alırsam varya yer misin yeme..” bağırarak kurduğu her cümle beni daha da sinirlendiriyordu. İyiyken adı gibiydi çok seviyordum da, tersinde de başka bir kadın oluyordu. İşte ben bundan nefret ediyordum.
Sonunda “KES.” Diye çığlık atarcasına bağırdım. Karı koca bildikleri tek şey şiddetti zaten. Tek çözüm dayaktı. Ben de en çok buna sinirleniyordum ve Allah biliyordu ya asla gitmeyecektim oraya. Ne oraya, ne onun yanına. Elimi sanki karşımda o varmış gibi havaya kaldırdım. “Kimi dövüyorsun ya sen? Sen kimi dövüyorsun ne sanıyorsun kendini?”

Terbiyesizlik mi denir ne denir bilmem, ama benim de bir gururum vardı. Yedi yaşında değildim, yirmi dört yaşındaydım ve dövmekten bahseden bir annem vardı. Eskiden de böyledi. Komşunun çocuğu ne zaman kötü bir şey yapsa, kadınlar ne zaman Hazan yapmıyor ne güzel diye beni övse, annem hemen hele bir yapsın, bak nasıl dövüyorum onu derdi. Asla aferin demez, benim kızım yapmaz demezdi. Şimdi de bunların meyvelerini topluyordu benden.

Ben öyle söyleyince, bağırınca daha da sinirlendi.
“Buraya gel, senin bacaklarını kıracağım! Kız sen kime bağırıyorsun? Senin kırdığın ceviz kırkı açtı! Seni rezil seni!” Cidden delirmiş gibiydi ve sinirliyken ne kadar berbat göründüğünü çok iyi biliyordum. Aklımda o hali canlandı, orada olsam eminim çok fena kavga yapardık. Ben zaten bu ailenin kum torbasıydım. Gelen geçen bana vuruyordu.

İtirazla ve gür sesimle yürümeye devam ettim. “Gelmiyorum! Gelmiyorum, gelmeyeceğim. Karışma bana!” Git Serdar’ ın yanına. O oğlun olsun gül gibi geçinir gidersiniz. Ben de taşınır başka bir şehirde başımın çaresine bakar, iki seneye kalmaz da geberir giderdim.

“Geleceksin! Aylardır bir başına oradasın, sen iyice yoldan çıktın! Kız başına oralarda duracağım dedin izin verdik. Her dediğin yapıldı her dediğin alındı diye yüz bulup şımardın sen! Milletin çocukları gibi iki kuruşa muhtaç etmedik, güllük gülistanlık yaşadın. Yattığın yerden para akıttık biz sana diye şımardın! Nankör köpek seni! Çabuk geliyorsun buraya geberteceğim sen-“

Sinir krizi de geçirebilirdim, yüzüne kapattım.

Öyle pat diye, bana kinini kusan annemin yüzüne telefon kapattım ve sinirden delirecek gibiyken  sadece asfalt zemine telefonumu fırlatarak parçalanmasına sebep oldum. Ramak kalmıştı, hissediyordum. Titreyen ellerimden, çarpan kalbimden anlıyordum. En ufak bir şey daha olursa ya sinirden bayılacaktım ya da büyük bir sinir krizi geçirerek ne varsa dağıtacaktım.
İçime oturan öküzle arkama bile bakmada yürürken kafam koca bir kazandı. Aslında düşünüp kendi kendime konuşmam gereken o kadar çok konu vardı ki, bunlara rağmen ilk defa susuyordum.

Hissizliğimle sarmaş dolaş, bir başıma yürüdüğüm yollarda, geçtiğim ıssız sokaklarda kendimi aradım bir bir.
Kırgınlığım, sığmıyordu omuzlarıma.  Bedenime, ruhuma, tabiatıma, şehrime ve zihnime. Uzun zaman sonra ilk defa gerçeklerle bu kadar net karşı karşıya kalmıştım. Hatta belki de, ilkti.
Rüzgar, saçlarımı gecenin karanlığında okşarken ben sol elimin tersiyle çeneme süzülen gözyaşımı silip dik duruşumu bozmadan ağır ağır yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimin, ne yapacağımın ve hatta ne hissettiğimi tam olarak asla bilmesem de ihtiyacım olan tek şey ayaklarım kanayana kadar, biraz da tükenene kadar yürümekti.
Her acıda bukle bukle tükenişler anlatan, lime lime can alan sözler bulan ben; ilk defa bu kadar çaresizdim. Kimsesizliğimi demiyorum bile, çünkü ona alışalı epey olmuştu. Hayatım boyunca zaten her zaman tek başıma yürümek zorunda kaldığım için bu durumda asla zorlanmıyordum.
Aksine, bana iyi geliyordu.

Karanlığı kokladım ben. Karanlığı koklar mı insan? Koklanır mı lan karanlık? Ben kokladım. Ay ışığının altında zihnimi kurcalayıp hayatımı defalarca kez sorgularken sadece nefes alıp karanlığı kokladım.
Sahi, ne için savaşıyorum ben? Beni doğuran kadın için miydi tüm bunlar? Yoksa günlerdir ortalarda olmayan adam için miydi? Kendim için miydi? Yaşamaya bu kadar hevesim yokken kenarlara tutunmaya çalışmalarım?
Yıpranıp, tüm hayatımı bir boşluğa öylece silkelerken karanlık boşlukta dağılan kırıntılarımı izledim.
Hayatım boyunca izledim. Kırılıp döküldüğüm her günün sabahında yeni güne umutla, geçtiğimiz günü unutarak uyanırken bir kenara tutundum hep.
Bugün müziğim var mutluyum, öğleneden sonra dersim var mutluyum, Berrak’ la alışverişe gideceğiz mutluyum, dedemi göreceğim mutluyum, akşam dışarı çıkılacak mutluyum.
Mutsuzluğumu her defasında tolere ettiğim gerçeklerle uzun bir ömür oyaladım kendimi. Asla gerçek mutluluğu hak ettiğimi düşünmeden aza kanaat getirerek kendimi öylece oyaladım ben.
Yaşamaya hevesim yokken bu dünyaya neden geldiğimi defalarca sorgulayıp yine sessizce kaderimi oynadım ben.
Çekip gitmeyi asla düşünmeden bir şeylere kendimi her daim mecbur kılıp ruhumu uzun uzun yıprattım. Kendimden ödün verdim annem için, kardeşim için, arkadaşlarım ve boktan, asla düzelmeyen hayatım için.
Bir şeyleri düzeltmeye çalışırken her zaman daha beter oluşlarıyla yüz göz olup olsun dedim. Bunları derken de, yitirdiğim umutlarımı ucuz ve günlük mutluluklarla yakaladığımı düşünüp kendimi öylesine tatmin ederken de biliyordum; kendimi kandırdım.
Ben, kendimi defalarca kandırdım….

                              
💎

Saat 02:12 Sakin alımlarımla sokağa giriyordum. Sağ elimde çantam, sol elimde parçalanmış telefonum vardı. Yorulmuştum, ama asıl içimi acıtan yorgunluk değil hissettiğim kırgınlıktı. Zoruma gitmişti. Annemin dedikleri, son zamanlarda yaşadıklarım, Serdar, Serdar’ dan önceki geçmişim, çocukluğum. Yol boyu hiç durmadan kendime ait tüm çıkarımları yapmıştım. Sonuç, bir sonuç yoktu bahtsızdım sadece.
Yürümek iyi gelmişti. Bir başıma yürüdüğüm yollarda kendimi bulmuş, bedenime çarpan serin havada biraz da dinlenmiştim. Sanki hafiflemiştim. Evde olsa tıkılıp kaldığım o dört duvar üzerime gelecek, düşünerek zihnimi bu fikirde heba edecektim. Fakat adımlarken öyle miydi? Sanki her adımda yüklerim birer birer gitmişti.

Dalgın bir halde sokağın başındaki bakkalı da geçtiğim an arkamdan gelen sesle irkildim. “Affedersin, Hazan sen misin?” Fazla sakin ilerliyordum, etrafta benden başka kimsenin olmayışı iç dünyama daha çok yaklaşmamı sağlamışken şimdi yabancı bir sesle olduğum ana dönmek afallatıcıydı.
Saat gecenin ikisiydi ve bu saatte bir adamın bana sesleniyor oluşunu epey garipti. Bu şaşkınlıkla sakin kalarak yavaşça arkama döndüm. Sokak lambasının altında, suretini tam olarak seçemediğim adama anlamsızca bakarken çoktan “Evet.” Demiştim bile.

Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama adam sağ elini sakin ol dercesine kaldırıp bir adım geriye gitti. Aynı anda sol elindeki sodayı bana göstermek amaçlı yukarı kaldırıp alel acele “Sakin ol.” Dedi. “Beni deden yolladı.”
Kurduğu cümleyle olduğum yerde çivilenirken bir an şoka girdim diyebilirim. Dedem derken? Benim kaşlarım çatılınca genç adam yüzünü buruşturup cümlesini düzeltti. “Yani vefat etmeden önce.” Derin bir nefes alıp bu sefer az evvelki hareketinin aksine ufak bir adımla bana yöneldi. Aramızda nereden baksak on adım vardı. “Aslında bu akşamdan beri kapında seni bekliyordum. Sadece soda almaya gitmiştim.”

Gözlerimi hala dedem konusunu anlamadığım için kapatıp açtım. Sodası umrumda değildi, neden beni bekliyordu? Ne olduğunu anlayamıyor, ama konu dedem olduğu için tüm dünyamı da sakince durduruyordum. Aslında normal bi an olsaydı ona bakmadan evime giderdim, bana dedemden bahsetmeseydi.
Yüzüne kibarca bakıp “Konuyu tam olarak anlatırsan?” Dediğimde başını sallayıp yeniden bir adım geriledi. Sanırım beni korkutmak istemiyordu. “Arabam biraz ileride. İstersen orada konuşalım, ayak üstü konuşulacak bir şey değil.” Neden? Ne konuşabilirdim? Burada bizi duyacak kimse yoktu, şu an konuşabilirdik.

Tereddütle, bu imkansız dercesine yüzüne baktığımda hali hazırda zihnimi okumuşcasına yeni bir açıklama daha yaptı. “Bak. Kim olduğunu biliyorum. Deden emekli korgeneraldi ve üvey baban orgeneral. Üvey abinin biri asker, diğeri Bursa’ da önemli bir iş adamı. Akrabalarının hepsi karadenizde sözü geçen insanlar. Enişten milletvekili, dayın uluslar arası bir şirkette Ceo. Devletle kucak kucağa olan bir sevgilin var. Adam yüzbaşı ve fazla tehlikeli.” Sanırım bu Serdar’dı.
Elini beni korkutmamak için önünde tutuyor, hızlı konuşsa da sakin ses tonunu asla bozmuyordu. “Üstelik adam Türkiye’nin en büyük aşiretinin torunu, Soylu’ lardan.” Evet evet bu kesinlikle Serdar’dı.

Olduğum yerde sessizce dururken tüm bunları nereden biliyor diye ona baktım. O ise neredeyse tek solukla kurduğu cümleleri nefes nefese sonlandırıp ellerini iki yana açtı. En az benim kadar şaşkındı. Kaşlarını kaldırıp bu dediklerine inanamıyormuş gibi son verdi. “Sence tüm bunları bile bile sana zarar verir miyim?”Karşımda ona inanmam için didinen adama gözlerimi devirdim. Buradan bakınca haklıydı ve açıkcası şimdi onu dinlemek için daha da sabırsızdım. Sonuçta bunları bilen bir adamı tanımak isterdim.

Topuklularımın üzerinde ona arkamı döndüm ve sokağın başında gözüme çarpan Trabzon plaka arabaya doğru rahatlıkla ilerlemeye başladım. Dedikleri doğruydu, bunları bile bile bana varar vereceğini sanmıyordum, aksi halde adam zır deli sayılırdı. Gerçi, bu saatten sonra bana zarar verse de zerre umrumda olmazdı. Zaten şu sıra iyi değildim, bir çırpıda tüm sorunlarımdan kurtulmuş olurdum.

Bir yandan içinde dedem olan konuyu fazlasıyla merak ederken diğer yandan adımlarımı sokağın az ilerisinde olan arabaya doğru hızlandırmıştım.
Adını dahi bilmediğim adam iki adım arkamda seri adımlarla beni takip ederken aslında ellerim terliyor ve kalbim son sürat çarpıyordu. Ne olabilir, dedim kendi kendime. Onu buraya getiren, beni bu arabaya bindiren ve dedemi ilgilendiren ne vardı. Onu gecenin bu vaktinde kapımda saatlerce bekletecek kadar önemli olan şey ne olabilirdi ki? Ya da nasıl oluyordu da beni, tüm hayatımı gelişi güzel bir vurdumduymazlıkla anlatabilecek kadar iyi tanıyordu? Peki cidden nedendi tüm bu uğraşı?

Adabanın yanına geldiğimizde açtığı kapılarla o şoför koltuğuna ben ise yan tarafına oturdum.

“Seni korkuttuysam özür dilerim.” Kapısını sakince kapattı. “Ama sakin ol.”
Arabayı çalıştırmadan oturduğu koltukta geriye yaslandı ve rahatlamış bir şekilde nefesini verdi. Arabayı çalıştırmaması, kapıları kilitlememesi hoşuma gitmiş, bununla birlikte kendimi daha rahat ve güvende hissetmiştim.

Yavaşça bana dönen adama baktım. Korkmuyordum, sadece merak duygum çok fazla ve yeniydi. Artık yüzünü net olarak seçebiliyordum. Öyle ki, kumral saçlarının arasına karışmış birkaç beyaz teli de görebilmek mümkündü. Gözlerinin etrafında beliren kaz ayaklarını vardı ve bi an gülünce gözlerinin kısılık kısılmadığını merak ettim. Saçma. Yani şu an düşünmem gereken tek şey buydu.

Başımı iki yana sallayıp “Korkmadım.” Dediğimde yüz hatlarım ilkine göre daha sakindi. “Ama meraklıyım.” Derken oturduğum deri koltukta kıpırdandım ve sırtımı sağımdaki kapıya yasladım.
Tam bu anlarda, tebessümle dolan yeşil gözlerindeki masumlukla harmanlı saflığı görebildiğime emindim. Adamın yüzünde dahi kötülük yoktu.

Önce başını anladım der gibi eğdi sonra da titrek sesiyle “Öncelikle.” Diyerek yüzüme baktı. “Başımız sağolsun.” Git gide alçalan ses tonu beni daha ne kadar yaralayabilirdi? Ama asıl dikkatimi çeken, başımız dedi, başın demedi. Dedemi o da kabulleniyordu yani. Bu, sanırım çok güzel bir şeydi. Gurur duydum…

Tabi asıl olan, her defasında unutmaya çalıştığım gerçekle yüz yüze kalmıştım ve bu fazla yıkıcıydı. Çünkü nereden bakarsak bakalım, vefatından sonra onunla ilgili bir şeyler öğrenecektim.
Dolan gözlerimi kırpıştırdım. Sulanan gözlerimi kurutmaya çalışarak varla yok arasında “Sağ ol.” Dediğimdeyse ikimiz de durgunlaşmıştık. 

“Rıza Amca’ yı bundan yirmi yedi sene önce tanıdım ben.” Bilinmezlikle dudak büktü. “O zamanlar yaşım on iki ya var ya yok.” Sessiz ortamda kendi derin hikayesinin temellerini atarken asla yüzüme bakmıyor, eğdiği başıyla parmağındaki alyansa odaklanıyordu.
“O zamanlar çok fakirdik.” Yutkunmak zorunda kaldı. Bu onun için zor olmalıydı. Yani geçmişteki acıları hatırlamak kim için yıkıcı olmazdı ki? Geçmişti belli, çünkü üzerindeki takım elbisesi ve içinde olduğumuz arabayla şu sıra maddi gücünün yerinde olduğu kesindi.

Kaldırdığı başıyla yüzüme baktığında gözlerimin dolmasını asla engelleyemedim. Hikayenin kalanını tahmin etmekte güçlük çekiyor ve bir o kadar da merak ediyordum. Dedemle bir ilgisi var mı bilmiyorum ama ilk defa birinin hikayesini bu kadar merak ediyordum.
“Çok uzun hikaye ama.” Deyip derin bir nefesle konuyu geçiştirdi. Oysa dinlemek isterdim. Bölmek istemedim, o da “Kısaca.” Deyip  derin ve titrek bir nefes verdi. “Rıza Amca bana ve aileme elini uzatarak tüm hayatımızı değiştirdi.”
Başkan gibi mi?
Titrek nefesi veren bu defa o değil, bendim ve ne yazık ki o ufak soluğu verdiğimde halâ rahatlayamamıştım. Aksine içime bir dert oturmuş, annemin ağlatamadığı gözleri dedeme ait tek bir cümle doldurmuştu.

Sakin ve sessiz kalarak onun bana anlatmasını bekledim. Belli ki bu gece susma sırası bendeydi ve gitmemiz gereken bir geçmiş vardı. Utancından mı, yoksa beyefendiliğinden mi bilmem, fakat adam yüzüme bakmıyordu. Bakışları ellerinde, alyansında dolaşıyordu.
“Filmlerde izlediğiniz o merhametli ve fakirlere el uzatan amcayı ben yaşadım Hazan. Dedenin bana uzattığı elle ben bu hayata tutunup iş buldum. Bana iş kurdu, sayesinde aş sahibi oldum.”
Otuzlu yaşlarının ortasında görünen adam karşımda beş yaşındaki çocuk gibi titriyordu ve bu olay temellerime kadar dokunup canımı yakıyordu.
Benim güzel dedem…

Hiçbir şey yapmadan, iyiliğiyle kalbime dokunuyor, gururumu okşuyor, geçmişiyle dahi vicdanımı yeşertiyordu.

Kırılgan sesiyle devam etti. “Benim annem kapı kapı dilenirdi.” Utandı sonra, yutkundu, bir garip oldu. “Hatırlıyorum, kimi insan kapıyı annemin yüzüne kapatırken, kimisi bir parça ekmek verirdi.” Omuzları düştü, o yükten kendi çocukluğunu bulup çıkarttı.

Boğazıma oturup burnumun direğini sızlatan acının tep sebebi anlattığı hikayeyi zihnimde canlandırıyor oluşumdu. Neredeyse ağlamak üzere olan sesiyle “Senin deden de bize çuval çuval erzak yollardı.” Dediğindeyse tuttuğum tüm göz yaşlarımı bırakıp acıyla yüzümü buruşturdum.
Ben zaten… Ben zaten onun ne kadar harika bir insan olduğunu biliyordum ve sanırım bu yüzdendi dedeme karşı bitip tükenmek bilmeyen sevgim. Bizden gizli yaptığı her iyilik yüzünden okunuyordu adeta, bundandı ona olan sevdam. 

Elinin tersiyle gözünden akan yaşları silerken onu anlayabilirdim ve bu olay canımı daha da yakıyordu. Oturduğum yerde onu dinlemekten başka hiçbir şey yapamıyordum. Destek olabileceğim hiçbir şey yoktu, hatta biraz daha durursam ondan da beter olurdum.  Karşımda, zamanında çaresizce dedeme tutunan adamın yerinde şimdilerde başkana tutunup ayakta duran ben vardım ve o vefat ederse ne yapacağımı asla bilemiyordum.

Dakikalarca ondan dedemi dinleyip hayatını nasıl değiştirdiğini öğrendim. Dinledikçe dedeme olan sevgim de saygım da dolayısıyla gözyaşım da artarken iyiliğin önemini bir kez daha anladım.
Dünyayı sevgiyle yapılan iyilikler kurtaracaktı ve ben bunun farkına varalı zaten epey olmuştu.

Sonunda anlatması gereken şeyleri bitirip derin bir nefes aldığında görünen o ki asıl mezvuuya giriyordu. Yaşlı gözleriyle yaşlı gözlerime baktı baktı. “Vefat etmeden altı ay önce beni köye çağırıp seni anlattı.” Durgunlaşıp hayran hayran beni izledi sonra. “Seni nasıl ve ne kadar çok sevdiğini.” Dediğinde hüzünle başımı sağa yatırıp gözümden boynuma süzülen su damlalarını sildim.
Beni sevmesi, bana bu dünyada verdiği en güzel armağandı. Onun sevgisini kazanmak bu dünyada sahip olabileceğim en güzel şeylerin başında geliyordu…

“Bursa’ da olduğunu söyleyip adresini yazdığı kâğıdı ve sana vermem gereken emaneti herkesten gizli bir şekilde bir çırpıda elime tutuşurdu.” Kaşlarım çatılırken karşımda sakin bir ciddiyetle gözlerime bakan adamı dinledim. “Benden başka kimseye güvenemeyeceğini defalarca dile getirdi.”

Öylesine bir nefes alıp merakla “Ne ki?” Dediğimde sesimi ben bile zor duymuştum. Kaşlarım çatılmış, merakım beni ele almıştı.
Olduğu yerde hafif dikleşerek elinin ceketinin iç cebine attı. “Yaşlı olduğu için doğal olarak hesapla ilgilenemiyordu.” İç cebinden bir cüzdan çıkarttı.
“O gün bana, bunu koca bir çanta içerisinde verdiğinde güvende olması için hesaba yatırmak istediğimi söyledim.” Çıkardığı cüzdanı açarken hafif tebessüm ediyordu. “Açıkcası biraz korktum da. Yani başına birşey gelirse ne yapardım bilmiyorum. Sağolsun güvendiği için kabul etti.”

Ben?
Ben…
Ben hayatımın şokunu yaşarken cüzdandan kart çıkartan adama alık gibi baktım ve hâlâ tam olarak anlayamadığım olayı sessiz kalarak dinlemeyi seçtim.
Kaşlarını kaldırıp iki parmağının arasında aldığı kartı yavaşça bana uzatırken “O valizde tamı tamına bir milyon türk lirası ve bir adet barabelli silah vardı Hazan.” Dediğinde başımdan aşağı kaynar sular döküldü, tüylerim dikem diken oldu ve bir bilinmeze sürüklendim.

“Bende tüm o meblayı sen olmadığın için tanıdık bir bankacı arkadaş yardımıyla senin adına hesap açarak oraya yatırdım. Silah da Trabzon şubesindeki kasada.” Kart aramızdaydı. Ben şok olmuş bir ifadeyle adama bakıyordum, adam bana bakıyordu, sesi uğultulu geliyordu, olayı kavramaya çalışıyordum, ne olduğunu zihnimde ayırmaya çalışıyordum derken birden tüm rengimin gittiğini hissettim.

Sonunda uyarıcı ses tonuyla “Hazan?” Dedi. “Sakin ol.” Kendimi hiç bu kadar kötü hissetmemiş, yapılan iyiliğin altında hiç bu kadar ezilmemiştim. Bana verilen değer hiç bu kadar özel ve fazla hissettirmemişti. Ben, hiç bu kadar….

Kartı almak yerine ufak bir nefes aldım.

Hayatım boyunca hiç kimseye beslemediğim kadar büyük bir sevgi besleyerek hayran dolu bir aşkla bakmıştım ona. O, kim gerekirse gelsin tüm hayatımın en güzel adamıydı…
Yaşlandığı için hastalıkları arttığından yatakta bir başına yatıyordu. Tüm torunları ondan tiksinip yanına uğramazken ben köyde olduğum her an kokusunu içime çeke çeke yanında uyurdum. Öyle ki, bazen çok özleyince yanına gidip en az bir ay köydeki evde onunla kalıyordum.
Tabii hepsi Serdar’ dan önceydi.
Dedemi parası için değil kalbi için seviyordum.
İnsanlar her fırsatta ondan yararlanmak isterken ben her daim her türlü bakımını yapıp ortada dönen haksızlıklarda yanında durmuştum. Yeri geldiğinde yaşlılığını zaaf olarak kullanarak dedeme bağıran eniştemin kafasında vazo patlatmış, yeri geldiğindeyse dedemden para aşıran kuzenlerimin canını bir şekilde yakmıştım. Fakat şu an, bana hayatım boyunca aklımın ucundan bile geçmeyecek birşey bırakmıştı. Ve ben, ne olursa olsun cidden tüm bunlar karşısında eziliyordum.

İstediğim para değildi, kast ettiğim o silah da çok başkaydı..
Gözyaşlarımı silerken bir yandan da hıçkırarak içten içe keşke biraz daha yaşasaydı dedim. Keşke onu Serdar’ la tanıştırabilseydim. Keşke geç olmadan onu görmeye gitseydim. Kollarım boynundayken başından öpüp hafif duymayan kulaklarına onu ne kadar sevdiğimi bağıra çıgıra söyleseydim.
Öpseydim. Beyaz sakallarının kapladığı yanaklarını öpseydim son defa…

Adını henüz bilmediğim adam hüzünle “Sen öyle bir dedenin torunusun ki…” Dedi. “Taşıdığın genin güzel gururunu biliyorsun, bu çok eşsiz.” Biliyordum, gurur duyuyordum.
Yüzüme kapattığım ellerimle akan rimelimi silerken uzattığı peçeteyi aldım. O sırada da bir süredir havada kalan kartı çıplak dizlerime bıraktı.

Göz yaşlarımı siliyordum. “Ağlama. Eminim ki, o gittiği yerde çok mutludur. Çünkü hayatına dokunduğu tek babasız çocuk ben değildim. Yaptığı iyilikler onu koruyordur.” Başımı sallayarak cümlesini onayladığımda kalbim en az onunki kadar rahattı.
Zaten benim canımı yakan tek şey onu bir daha göremeyecek olmuşumdu. Yoksa içim zaten fazlasıyla rahattı.

“Benim şimdi Trabzon’ a dönmem gerekiyor Hazan. Karım hamile, tek bırakmak istemiyorum.” Görevini tamamladığı için rahatlayan adama bakarak başımı salladığımda tebessüm edip “Olur olur.” Dedim.
“Git abi sen.”

Sonra hafif gülümseyerek karta göz attı. “Kartının şifresi Trabzon’ un fethi.” Sırıtarak mırıldandım. “Bin dört yüz atmış bir.”

İnmek üzere kucağımdaki kartı yavaşça avuçladığımda kendi kendime hayat ne garip dedim. Tam anneme resti çekip maddi gücümü kaybettiğim an dedem sanki ilahi bir güçle bana yetişip kafamdaki iç burkan dertleri silmişti. Üstelik tek anlam o da değildi. Derin ve bir o kadar da güzel bir manası vardı bunun. Yer yer benden bile sakındığı silahı hikâyenin sonunda bana bırakmış, tüm birikimini bana saklamıştı. Ne garip, ne muazzam, ne eşsiz bir adamdı…
Sıkıştığım yerde, en çok canımın yandığı bir anda birden ortaya bu şekilde çıkmış olmasına şükrederken manasızca düşüncelerime baş salladım.

Kenden emin bir halde “Başın sıkışırsa hiç çekinmeden ara beni abim.” Dedikten sonra sesi biraz inceldi, keyfi kaçtı sanki. “Biz aynı dedenin çocuklarıyız.” Cüzdanından çıkarttığı kartviziti bana uzattığında zerre tereddüt etmeden aldım.
Çünkü dedem ona güvenmişti ve o da dedemin güvenini boşa çıkartmamıştı.
Kısa bir vedanın ardından tebessüm eşliğinde arabadan indim ve olduğum yerde durup gidişini bekledim.

Saç tellerim serinliyordu.
Rüzgar, açıkta kalan bacaklarıma okşarcasına vururken gözlerimi tüm dünyaya kapatıp karmaşık duygular içide öylece kaldım. Dedemi düşünüyordum, yalnızca dedemi. Olan biteni, gideni, yiteni, geride kalanı ve ona hissettirdiğim güveni.
Hissedeceğim özlemi, altından kalkamayacağım anıları, aklımdan gitmeyen sesini, Berrak’ ı, ikisini… Anlaşılan düşündükçe deli olacaktım bu gece. Bu geceyi sabaha zor kavuşturacaktım..

Arkaya savrulan saçlarımla Serdar’ la karşılaştığımız yerdeydim. Her şeyin başladığı yerde, bende bir hatıra vardı. O yoktu, bende depremler oluyordu. O yoktu, bu gece çok ihtiyacım vardı. Çünkü dedem, sanki gelip bu gece ikinci defa benden gitmişti…

Dakikalardır kapalı tuttuğum gözlerimin bir arabanın varlığını hissetmemle yavaşça araladım. Tahminim gibi, tam yanımda duran beyaz Audi’nin şoför koltuğu açıldı ve içinden esmer, kirli sakallı, Serdar kadar olmasa da yine uzun boylu bir adam çıktı.
O bana bakmazken ben çatık kaşlarımla neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kapısını kapattı, başını yavaşça yüzüme çevirdi. Birkaç saniye o şekilde durduktan sonra sonunda sakin bir sesle “Azat ben.” Dedi. Kim olduğunu anında anladım, kalbim hızla çarparken ellerini tanıdık bir şekilde belinin iki yanına koydu. Gözlerime bakmadı, bakışlarını benden kaçırarak başını arka tarafıma çevirdi ve dik duruşuyla sakince soludu. “Seni almam için Serdar yolladı yenge.”

Yorumlar

Paragraf aralarına bırakılan yorumlar da burada toplu görünür. Spoiler içeren yorumlarda “Spoiler içeriyor” kutusunu işaretle. Yorumlarda bağlantı ve reklam paylaşımı yasaktır. Yorum kurallarını oku.

askozulfikar profil fotoğrafı
askozulfikar
¶ Paragraf 36

Serdar olsa delirirdi

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 244

Ayy sonunda

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 199

Ne saçmalıyorsun ya sen? Sen daha eski kocanın dibindeki kızına yaptığı şeyleri görememişsin. NE SAÇMALIYORSUN?

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 196

Melek teyze de kendi annemi görüyorum ya o da öyleydi

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 185

Bir zamanlar ben de böyle sorgulamıştım kendimi neden bukadar yalan söyler oldum neden bu kadar rahatsız hissetmeye başladım neden artık ekndimi buraya ait hissetmiyorum dediğim o günleri hatırladım şimdi o arkadaşlarımdan bile tek tük kişilerle görüşüyorum

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 161

Hah zenginim çevrem var diyor parasıyla bizi tavlayabileceğini sanıyor

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 150

İyi dedin güzelim

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 146

Yılışık

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 120

Ucuz numaralar.

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 65

Takmasanda keşke yanına alsaydın

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 31
IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 24

Kesinlikle

tuni
¶ Paragraf 244

Aman aman kim geldiiiii

tuni
¶ Paragraf 195

Abi şaka mı koskoca kız yaaa

Fethiye profil fotoğrafı
Fethiye
¶ Paragraf 244

Çatapat başliiii

Fethiye profil fotoğrafı
Fethiye
¶ Paragraf 206

Aha azat geldi hxhxhfgf

Fethiye profil fotoğrafı
Fethiye
¶ Paragraf 83

Nerdeyse hergun dinleyip bu sahneyi anıyorum yaaaaa

Elfida Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 185

Ulan ota boka niye yalan söylüyorsun Hazo ya

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı

Bu bölüm kimseye olmadığım kadar hazan ansina sinirliyim ya kadın kıza denediği bırakmadı günümüz aileleri de böyle çoğu konuda kendilerini haklı sayıyorlar ama bizi ne kadar yaraladıklarını bilmiyorlar

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 244

Almak demeyelim de jdudgdudhusj kaçırmak ssnki

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 244

Huhuuuuuu

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 199

“Someone told me wonder where you are”

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 195

FİTTİRİCAM SİMDİ

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 187

Bir sen eksiktin anan

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 170

E heralde

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 166

Ya sana buradan bir uçarım

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 140

Ah ne hazo

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 63

Kocişim'e şerefsiz demeyin lütfen

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 31
kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 30

Sen merak etme Serdar açmana yardımcı olacak

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 28

Jdrfvfbjhfrjh harbi sinirle söylemiş eşek

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 27

E herhalde adam o kadar çabalamış

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 25

Ya Serdar sinirliyn abartıyor ama sinirlenmesini sağlayan sensin orada yani %99.99 haksızsın

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 21

Ne yaparsak yapalım zeytinyağı gibi üste çıkarken biz

dilaa.09 Kitap Tutkunu

Aaaa kumamız geldi

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 209
dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 209

Başkanın orgeneral olduğunu hatırladım

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 187

Size bu kadından bazen korktuğumu söylemiş miydim

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 171

Gül abv

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 163

Bizene ismetten yaa benim de kocamız yüzbaşı başkanın da ne olduğunu unuttum haah

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 155

Eee bizene bundan

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 98

Alkış

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 83

Bu şarkı bizden serdar'a

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 81

Keşke bizde görsek

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 21

Haklı değilsin askom

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 17

Annen korkusu başak hiç birşey benzemez

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 17

Vallahi ben bile bazen hazan'ın annesinden korkuyorum

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 19

Ya kıyamam

Yorum için giriş yap