← Hazan Vakti

Hazan Vakti

Bölüm 75

Yazı
Satır
Parlaklık 100%

💎

Düğüm Kuyusu

Buraya gelirken ne düşündüm bilmiyorum, kendimi içimi feryatla yıkan bu hisse o kadar ters yönde itmiştim ki yüreğimdeki sıkıntıyla sadece gelmek istemiştim. Ne kadar duracağım, ne yapacağım dahi aklımın ucundan geçmemişti. Döner miydim, ya da geldim ama bizi konuşur muydum, bunu nasıl yapardım zerre fikrim yoktu. Serdar’ a dudak kıpırdatmak istemiyordum, birbirine kenetlenen dişlerim de bu yönde beni onaylıyordu. Öyle ki hissim bu ya derin bir halsizlikle kendime bile küstüm.

Sanki renksiz bir amerikan filminin ortasındaydım. Yağmurlu fransa sokakları, parisin kasvetli akşam vakti, bir londra pazartezisi… Bir gerilim sahnesinde renkler koyu lacivert, gri ve siyah arası değişirken salon toplu olmasının aksine tamamen bunaltıcı bir viraneydi.
Bu ev ilk defa bu kadar… Doğru kelimeyi bulmam zordu, daha evvel böyle bir ambiyansla karşılaşmamıştım ve benim literatürümde sanırım buna bir tanım yoktu.
Sadece, gözümün görebildiği her yer içimi dağlıyordu.

İçeriye dolan soğuk havayla çelik kapı havayı ittirir gibi apar topar sertçe kapandı ve hissiz bakışlarım az ileriyi iyice taradı.

Ona fırlattığım yüzükler yerde değildi, belli ki almıştı. Halim yoktu, burayı uzun uzun inceleyecek gücü kendimde bulamıyordum ama yine de neler olup bittiğini merak ediyordum. Gözlerim yarıya vurmuş bir içki şişesi aradı, belki bir de sigara paketi fakat etraf beklediğimin aksine temiz, hatta fazla düzenliydi.

Bir adımla daha salona iyice yaklaştım, minik adımımla da az ilerideki masanın üzerinde duran silah gözüme ilişti. Sadece bir silah vardı, siyah ve namlusu koltuğa doğru dönük bir silah. Parkeye baktım; gri, cama vuran karlı damlalar, kasvet, griye eş kırmızı… Tüm bunlar beni anında dün gece gördüğüm rüyalardan birine iterken kaşlarım havalanmış, dudaklarım korku dolu şaşkınlıkla aralanır gibi olmuştu.

Bölük pörçük çarpıntılar, bu anı daha evvel yaşamışım hissi, onun bu hali… Derken o yakıcı his zihnimde tanıdık bir yarayı aşırdı ve tutunma isteğiyle sendeledim. Sendelediğim yerde de hızla bana yönelip belimi sıkıca kavradı. “İyi misin?” Teması şu durumda içler acısıydı başımı kaldırıp hissiz yüzüne baktım, yutkundum.
Serdar kafasına sıkacaktı, tek bir kurşun.

Griye bulanan kan, cama karışıp yolunu bulan damlalar, silah, ıssızlığın sesi, kara ayak vuran bot sesi, çamur olmuş parkeler… Gözlerim karardı.

Ona bakan suretimden bir yanıt bulamayınca endişeli sesi adımı “Hazan.” Diye soludu ve beni kendine çekişiyle yan duran bedenim göğsünü buldu. Koluna tutunur gibi oldum fakat başımdan aşağıya dökülen suların ardı asla kesilmiyordu.

Serdar birkaç dakika kadar geç kalasaydım kendini öldürecekti. Ben de rüyamda olduğu gibi başında ağlayacaktım. Sonra eve birileri gelecekti, her yer kan, kana bulaşan ayakkabı çamuru, soğuk.
Bir ömür geçmeyecek yaram buydu.

Ben gelerek onun bu anını böldüm, ben…

Silkelenip kendime gelir gibi hareketlendim ve boşluğa bakar bir halde bağrına daldım, “Başım döndü.” Ama sonra sözlerimi hasta bir yaşlının kendini tutamayışı gibi kapanmaya başladı.

Zaten hastaneden de tam iyileşmeden çıkmıştım, bununla birlikte yeniden düşecek gibi olduğumda hareketlenip bedenimi hızla kucağına aldı. Bana kıyamıyordu, hala? Düşündüğüm gibiyse eğer, yani düşmeme bile müsaade etmiyorsa Serdar bizi geçtim sana ne oldu? Ben seni bu halde bulacak kadar ne yaşadın? Oysa sinirlenip camı pencereyi indirmeni ve benimle avaz avaz tartışmanı beklerdim.

Aklımın ulaşamadığı gibi buraya gelirken kalır mıydım bilmiyordum, yoldayken tek emelim gelmekti ama şimdi bu gördüklerimden sonra beni buraya çakan hislerimle biliyordum ki kalacaktım.

Elleri sırtımdan ve bacaklarımın altından geçmiş vaziyette beni bu duruma tabi tutuyordu. Bir silsileydi, başımı dik tutup ona yaslanmamak için direniyordum fakat bu çok zordu. Sanki boynum kopmuştu da bir yana savrulup düşecekti. Merdivenlere dönüp dudaklarını araladı “Tamam,” önemli değil, bir şey değil. Hastanede söylediği gibi muhabbet etmiyorduk. Derin bir nefes aldı. “Yaslan bana.”

Yaslandım, şakaklarım tenine değdi de o bana varamayınca üzerime sinen hastane kokusundan mızmız biri gibi rahatsız oldum. “Duş almak istiyorum.” Mırıltılı sesim onun basamaklara attığı üçündü adıma denkti, yalnızca “Tamam.” Dedi.

Gözlerim çabama rağmen kapandı. “Uyuyacağım sonra.” Gitmeyeceğimi anlasın diye, en çok da nedenime nasılı yan yana tutsun diye söylüyordum bunu.
Yavaş adımlarıyla beni yeniden onayladı. “Tamam.” İyice bilsin istedim, ardındaki nedeni eşmeden bu evden adım atmayacaktım. “Gitmeyeceğim.”

Git demezdi, yani umuyorum.

Bir bir merdivenleri çıkmaya devam etti. “Nasıl istersen.” Boğuk ve düz sesi o kadar ifadesizdi ki buna ne hissettiğini asla anlayamıyordum. Gerçi onun ne hissettiği umurumda değildi, asıl ben gittikten sonra kendine bir şey yapacak hissi içime öyle bir oturmuştu ki kalkacak gibi durmuyordu. En çok da bu yüzden buradaydım.

“Sen gidecek misin? Ben geldim diye?” Kucağında ona yaslanmışken mırıldanıyordum ama ikimizin arasındaki mesafe hala aynıydı. Yürüyecek halim olsa buna müsaade etmezdim, bunu Serdar’ da farkındaydı.

“Hayır.” Deyince içim rahatladı ama bu defa da beynim buna çarpıntıyla eşlik eden kalbime tekmeler savurdu. Aklımın almayacağı şeyler yapıyordum bu konuda üstüme yoktu. Kalbimin gittiği yerde kendini bulmaktan çoğu zaman nefret ediyordum ama ben sonu görmek istiyordum. Beni buraya bir his getirmişti, o hisle bulduğum netlik beni eminim ki rahatlatacaktı.

Gitmeyecek olması elbette bizim sorunumuzu öylece bir kenara süpürmüyordu gitmeyecek olması onun kendine zarar vermeyecek oluşunu bende netleştiriyordu. Benim de amacım buydu.
Kendime gelir gelmez bir kuyu kazmaya başlayacaktım, kuyunun dibi bana ne getirirdi bilmiyordum ama bulana dek kazmaktan bir an olsun vaz geçmeyecektim.

Ara ara yüzüme inen bakışları eşliğinde dikkatli adımları odaya vardığında kıpırdanarak inmek istedim. En azından biraz kendime gelmiştim duş meselesini halledebilecektim. Bir de üçüncü katta olduğumuza göre suyu alana doldurma kolaylığım vardı.

Hamlemle ufak bir “Dur.” Diyerek beni yatağın kenarına oturur vaziyette bıraktı. Yüzüme bakmadan doğruldu, bedeni önümden hiç gitmedi. “Suyu ayarlayayım girersin.” Benim için bir şey yapmasını istemiyordum bu bence bir adımdı, zaten haddi yeterince aşar gibi olmuştuk.

“Gerek yok,” diyerek oturduğum yerden kalktım ve yavaş iki adımla onu geçip banyoya ilerledim. “Gerisini kendim hallederim.” Gücüm yoktu, bunu o da görebiliyordu ama biraz daha dayanmaya mecburdum sanki. Ona yeni bir düşüşle yenilmek istemiyordum bu hoş durmazdı.

Tamam ihtiyacım vardı, hala ufak ufak titriyordum ve tutunmadan zor yürüyordum ama tüm bu olanlar Serdar’ ı bende bir yabancıdan farksız kılıyordu.

Yabancıdan da yardım istenmezdi.

Onu ardımda bırakıp banyoya geçtim ve suyu ayarlayarak üzerimi tamamen çıkarttım. Tenime çarparak beni yıkayan su zihnim dahilinde bedenimi sanki uzun bir süre sonra huzura kavuştururken boğazıma oturan yumru kendini sakınmadı. Duş altında derin ve ürkek bir hıçkırıkla kendini avuçlarıma bıraktı.

Düşünmekten canım çıkacaktı, düşünmemeliydim fakat o anı düşlersem, bir geç kalınmışlıkla neler olabileceği…

Serdar ölseydi ne yapardım?

Bir daha hiç olmasaydı.

Bir daha geri gelme imkanı olmasaydı.

Ölseydi?

Onu öyle, rüyamdaki gibi bölük pörçük bir anda cansız bir bedenle bulsaydım ne olurdu?
Tahmin etmesi zor değildi ama o anın yerine kendimi var etmek kanımı donduruyordu. Beni isyanla buraya sürgün edeni şimdi anlıyordum, gelmiştim çünkü bir sebebi vardı.
Şimdi de onu böyle bırakıp asla gitmeyecektim. Bana aylarca sevgisini iliklerime kadar işleten adamın nasıl bu hale geldiğini öğrenmem gerekiyordu, aksine aşk denmezdi. Tamam, bittiyse bitirirdim fakat başka bir şeyi vardı, her neyse çözmem gerekiyordu.

Uzun ağlayışlarımla kendimi yıkayamadım ama daha birkaç gün evvel seviştiğimiz yerde dakikalarca oturup kendime sarılmış vaziyette ağladım. Tepemden akan su iki gün evvel bizi seviştirmişti.

Seviştirmişti…

Kaşlarım o anla çatılırken bir şeyi yeni fark etmiş olmanın huzursuzluğuyla göz yaşlarımı bir çırpıda sildim. Biz o gün sevişmedik, Serdar o gün çok ruhsuzdu. Sevişmedik, bunun adı bambaşkaydı.

Aklım o ana, sahnelere, sertliğine ve yabancılaşan tavrına gitti. Serdar ilk gece o kadar naif sevişmişti ki, iki gün evveli ona ait değildi ki? O gün anlayamamıştım ama şimdi; duygusuz değildi ama sanki… İçini dağlayan bir şeyi bedeninden söker gibi sevişmişti benimle. Bana sığınmıştı, eminim ki acısını benden çıkarttığının da farkında değildi. Yoksa o birlikteliğin ardından beni sarıp sarmalamazdı.

Kendi kendime “Tabi ya.” diye mırıldanarak dikleştim. Kaşlarım hala çatık, aklım o ana gidip geliyordu. Peki ya ısrarla yüzüme bak deyişi, o neyin nesiydi? Tamam elbette bakardım ama, Serdar kendinde neyi silmek istiyordu da bana sürekli yüzüme bak diyordu. Kaybetme korkusu mu? Beni kaybedeceğini biliyor muydu?
Bu defa da usul bir “Sanmıyorum.” Diyerek daha da ciddileştim. Kaybetme korkusu değildi, sanki ona bakmadığım her an o andan soyutlanıyordu. Ben onu ortama çekiyordum.

Bana kızgın değildi, aksi olsa ona kahvehaneyi söylediğimde kızardı ama o hiç kızmadı. Aksine defalarca öptü. Yine sorun ben değildim, ben olsaydım eve geldiğimizde ben onun yüzüne baka baka bağırırken bana karşı gelir ve hatam varsa o da aynı gürlükte bağıra çağıra söylerdi ama yoktu. Sorun ben değildim, sorun her neyse bu Serdar’ ın kendi iç dünyasındaydı.

Hatırlıyordum, düğün sabahı beni eve bırakırken yol boyu bana dokunmuştu ama çok dalgındı. Üstelik sadece yol boyu değil, onu gördüğüm her an öyle dalgındı.

Gözyaşlarımdan kalan hisli yeri iyice silerken heyecanla doğruldum çünkü artık tam olarak ne yapacağımı biliyordum. Serdar öyle hadi konuş dediğimde konuşacak ve kendini açacak bir adam değildi. Konuşacak olsa bunu biz bu hale gelmeden yapardı, hadi o zaman olmadı bari en geç biz bu hale geldiğimizde yapardı. O konuşmayacaktı, neyi arıyordum bilmiyorum ama o kör kuyuların dibinden bizi bu ana iten sebebi ben bulacaktım. Bugün olmasa yarın, yarın olmazsa öbür gün.

…..

Banyonun kapısını çekerek yorgun üç beş adımla dinlenmek için kendimi gelişi güzel bir halde yatağa bıraktım. Suyu görünce bedenim daha da mayışmış biraz da kırık olan ruh halim beni yorgun bir avareye çevirmişti. Niyetim sadece biraz dinlenmekken uzandığım yerden usulca orayı taradım. Serdar yoktu ama görünen o ki gelmiş ve iç çamaşırlarım dahilinde birkaç parça kıyafetimi yatağın kenarına bırakmıştı.

O kadar yorgundun ki havluyu bile zar zor kendime sarmıştım. Şimdi kalkıp üzerimi değiştirecek hali geçtim yatağın dibindeki yorganla kendimi örtecek gücüm yerle yeksandı. Birazdan halledecektim ama gözlerim kapandı, ıslak saçlarımdaki havluyu alenen düzeltip günler ardı beni hayli zorlayan yorgunluğumu rahat bir yatağa bıraktım.

Söz birazdan kalkacaktım, sadece beş dakika.

Rüyamda biri sanki beni öptü, sonra bir el alnıma ilişti ve yanağımın gelen hisle başımı çevirerek kaşlarımı huzursuzca çattım. Yine başka bir rüyanın etkisiyle yatağı sallayacak şiddette silkelenerek uyanır gibi olduğumda düşmek üzereydim. Bu sarsıntı beni uyandırırken ilişen kıpırdama sesiyle Serdar’ a ait olduğunu düşündüğüm el destek olur gibi koluma indi.

Gözlerimi açar gibi oldum ama o kadar uykum vardı ki bu pek mümkün değildi. Kaşlarım iyice çatıldı, yerimi yadırgamadan kıpırdanıp yüzümü hafif ekşittim. Uyurken üşüyordum, artık değil. Üzerimde bir ağırlık vardı ve çoraplarımın varlığını da hissedebiliyordum.

Sıtmalı bir hastanın dengesini kontrol edemeyişi gibi sıcacık olan ayaklarımı çoraplardan kurtarmak için hareketlendim ama olmadı, kolumu kaldıramıyordum. Kapalı gözlerimle isyan eder tonda mızmızlandım. “Hımm.” Kaşlarımı çatıp bacağımı büktüm ve yorganın altındaki elimle uzanmaya çalıştım, olmadı. Olmayışıyla da yatağın kenarında oturan Serdar ne yapmak istediğimi anlamış olacak hareketlenip çoraplarımı çıkarttı.

O benimle ilgilendi, ben uyumaya devam ettim. Aslında bu durumdan hayli rahatsızdım, üstelik yönümü de değiştirmek istiyordum ama diğer tarafımda Serdar varken bu mümkün değildi. Oturuyordu, belli ki başımda bekliyordu.

Ne kadar oluyordu bilmiyorum ama yeni bir sıçrayışla korkarak sendelediğim an Serdar’ ın eli arkamdan karnıma geçti ve usul usul “Gel buraya.” Diyerek bedenimi kendine doğru çekti. Sesi hala fazlasıyla sertti ama dudakları çıplak omzuma değer gibi oldu.
Rüyadaydım hani? Az evvel, beni öpen de o muydu? Yani biri öpmüştü de bu gerçek miydi?

Zaten korkmuş olan bedenimle beni kendine çevirmesine müsaade ettim ve başımı bağrına sıkıca bastırmasını bekledim. Hala yarım bir uykudaydım, huzursuzdum, içim içimi dağlıyordu. Gözlerimi aralamadan uyumaya devam ettiğimde yeniden sıçradım. Bu defa hızla hareketlenen başım sertçe çenesine çarptı ve çıkan sese bakarsak muhtemelen canını epey yaktım.

“Hazan.” Sesi ona vuruşumu umursamıyordu. Eli yanağıma geldi. “Sakin ol tamam. Uyan hadi ne görüyorsun?” Neden böyle oluyorum?
Hayır kendimi biliyordum dünden beri bu halim neyin nesiydi böyle? Ben hiç bu kadar huzursuz uyumazdım, hele kötü bir rüya asla görmezdim. Üstelik yorgunluktan mı bilmem uyanamıyordum, ne gördüğümü de çözemiyordum ama huzursuzca sürekli sıçrıyordum.

Çenesine çarptığım için özür dilemek istesem de bunu yapacak halim yoktu. Eli başıma çıkarak düşen havludan açıkta kalan saçlarımı okşadı. “Korkma, ben varım.” O vardı, aramız bozuk olsa da bu konuda haklıydı Serdar varken bana bir şey olmazdı. Ne yazık ki bu konularda ona hala güveniyordum ama elimde olmadan da ürküyordum. Bir elim göğsüne doğru çıktı.

Beni bu rüyalar boğmazdı, değil mi?

Yorganın altında hareketlenen bedenimle neredeyse çıplaktım. Bir bacağım tamamen ortada, üzerime sardığım havlunun duruşu hareketimle biraz bozulmuştu ama Serdar dokunmuyordu. Aksine sırtımdan aşağıya kayan havluyu çekip düzeltirken yorganla omuzlarımı kapattı ve başımı öptü. “Korkma yok bir şey.”

Doğru, korkacak bir şey yoktu. Kollarında olmamla bir ilgisi var mıydı bilmiyorum ama her neyse geçtiğini düşündüren bir his yüreğime yayıldı. “Uzat hadi bacağını.” Hala tonu aynıydı, kaba sesinin aksine daha rahat olmam için hareketlendi.

Biliyordu, bacağımı bir yere atmazsam rahat olamaz ve uyuyamazdım. Aklında kalmış olmalı, usul usul kıpırdanan bacağımı yorganın içinde hareket ettirdiği eliyle kavrayarak üzerine aldı ve başımı yeniden bağrına sabitleyip saçlarımı sıvazladı.

Hala, ne olursa olsun tüm bu yaşananları var sayımlarla da olsa silemiyordum. Öyle veya böyle bizim aramızda yıkıma sebebiyet verecek bir sarsıntı yaşanmıştı ve bu benim canımı yakıyordu. Ona sarılmıyordum, bu konuda kendi içimi örseleyerek dumura uğratıyordum ama yine de halimize bakarsak “Senden nefret ediyorum.” Diye mırıldanmadan edemedim.

Ben neden bu haldeydim?

O da tok sesiyle “Biliyorum.” Dedi ama bizim bu halde ne işimiz vardı? Kavgalıydık, ona muhtaçlığımdan sebep bir yataktaydık ama Serdar’ ı buraya ben çağırmamıştım.
Kaşlarımı hırsla çattım. “Boşanacağım senden.” Başını usul usul salladı. “Hıhı.”
Boşanacağım..

Eli yüzümde durdu, baş parmağı yanağımı okşayarak sevdi. “Uyu hadi.” Yeniden bir sıçrayışla uyanmak istemiyordum ama çok da uykum vardı.

Tüm gece bir daha hiç öyle sarsılmadan uyurken bağrıma oturan yumruyla yatakta döndüm durdum. Ben döndüm, Serdar sadece dönüşlerime uygun bir şekilde kıpırdamadan elini kolunu üzerimden çekmedi. Döndükçe havlum bedenimden gitti ama çıplaklığımı umursamadı, yine de sarıldı. Göğüslerim göğüslerine kapandı umursamadı, solukları saç diplerimi tazeledi ve elleri sırtımdaki sigara sönüklerini okşayıp durdu. Tabi bunların yanı sıra ne arsız bir değiş, ne de bedenime başka bir niyetle ulaşan bir uzvunu hissetmedim. Dikkat etti ama sanki onunmuşum gibi de kendini benden bunun için asla çekmedi.

Bir ara göğsünde yatmış ona sarılırken buldum kendimi. Üzerine çıkmışım, saçlarım bağrında dağılmış çırılçıplağım ama üzerimde yorgan var. Belime sarılmış sakin sakin soluyordu. Fark ettiğim gibi uzaklaştım ama olan olmuş bir kere.

Sonra sanki ara ara hep dudağı bana değer gibi oldu, yutkunuşlarını nadiren de olsa hissettim. Bazen ittim gibi, bazen elimi sığınma edasıyla koluna koydum. Ne istediğimi ne yapmaya çalıştığımı ben de anlamadım ama en çok da onun bu haline şaşırdım. Neticede beni hiç bitmemişiz gibi sarıp sarmalaması aklımın alacağı bir davranış değildi.

……

Yüzüme hafif hafif vuran güneş ışıklarıyla gözlerimi araladım. Yanım boş, sadece yanım değil oda da boştu belli ki yalnızdım. Serdar gitmiş gidişiyle de bana derin bir nefes bırakmıştı. Tüm gecenin aksine onu istemiyordum ve bence bunu o da biliyordu sadece dün biraz halsizdim ve yine kötü rüyaların esiriydim. Korkum bir yana bazı sebeplerden de yanımda olmuştu hepsi bu.

Dün akşam eve geliş anımda şahitlik ettiğim durum aklıma geldikçe gözlerimi doldurarak içime oturuyordu. Netlik yoktu ama eminim, buna kazanmak denirse ben sadece birkaç dakikayla kazanmıştım onu.

Aksi, aksi şakaklarına değen bir namlu ve o metalin korkunç soğuğu olurdu herhalde. Zihnim bu yöne feryat figan koşarken ellerimle yüzümü sıvazlayıp hızla doğruldum.
Düşünmek istemiyordum, bu beni mahvediyordu ama aklım o andan başka bir sebebe akıyordu.

Yerine oturtamadığım bazı şeyler hala fazlasıyla toktu. Mesela beni gerçekten seviyor muydu yoksa onun duygusal bir boşluğu muydum bir haberdim ama bunun bir önemi yoktu. O sevmese de olur, ben onu hala çok seviyordum. Aşk öyle bugün seni sevmiyorum hadi unuttum demekle olan bir şey değildi. Serdar’ ı hala her şeyden vaz geçecek kadar seviyorum ama şartlar bizi zorlarsa içim yana yana vaz geçmem de değildi.

Siyah dev, ben bizi sensin aşamıyorum. Seni de sensiz yapamıyorum.

Şimdi tüm bunlar bir yana dün böyle bir gece yaşadık diye hiçbir şey geçmemişti ve ben her ne yaşadıysak hepsinde kendimi duygusal olarak kapatmıştım. Yani benim için sorun değildi, öylesine bir geceydi ki bence Serdar için de durum tam olarak buydu, çünkü içinde bulunduğumuz durumu benim gibi o da biliyordu.

Yataktan kalkarak önce üzerime bir şeyler giydim sonra banyoya geçip kendime gelir vaziyette hazırlandım. Yeniden yatak odasına geçtiğimde hala biraz halsiz hissediyordum, üstelik bence biraz da ateşim vardı ama sorun değildi.

Telefonumu komodinden alıp Sena’ nın meraklı sorularını cevapladım. Emir’ e de her şeyin yolunda gittiğini ifade eden bir mesaj yazıyordum ki kapının açılmasıyla parmaklarım klavyede duraksadı ama o tarafa dönmedim.
Birkaç saniye boyunca ses gelmedi, ama sonra “Aşağıya inip bir şeyler ye,” diyen hali buz gibiydi, güzel. Zira onun için çabalarken bile olsa hiçbir şey yokmuş gibi bana yakın davranmasını istemiyordum. O “İlaçların var.” Diye sözlerine devam etti ben de mesaja. Yazdım, yolladığım an odadan çıkıp kapıyı yeniden çekti.

Bugün ona nasıl davranacağım konusunda kararsızdım, sanırım varlığını görmezden gelecektim. Serdar ne yapacağını seçmiş zaten, buz gibi mesafeli gelen sesi onu belli ediyordu.
Mesafe.

Telefonu yatağa attım ve ellerimi belime koyup odaya şöyle bir göz attım.

Nasıl bulacaktım ne olduğunu?

Telefonu burada değildi, telefonunu elime alsam bile şifresi vardı. Değiştirmiştir, gerçi değiştirmemiş olsa da buna cesaret edemezdim. Odasını didik didik ederdim, eşyalarını bir bir gezerdim, arabasını talan ederdim ama telefonuna mümkün değil dokunamazdım.

Yüzümün aldığı çaresiz şekil uzun zaman sonra ilk defa kendini bu kadar belli ediyordu. Hatta belki de ilkti çünkü hayatım boyunca bir çok sorunla karşılaşmış olsam da hiç kapalı bir kutuyu çözmekle ilgili derinlere bulaşmamıştım. Benim sorunlarım hep netti, şimdi ise bambaşka. Gerçi asıl sorun şu, Serdar kapalı bir kutudan da fenaydı.

Olduğum yerde bir süre kara kara düşünürken heyecanla kendime gelip bilgisayar dedim birden. Bilgisayarına dokunabilirdim ama bir şey bulabilir miydim ki? Daha doğrusu Serdar bir şeyini bilgisayarında tutacak kadar basit bir adam mıydı? Değildi tabi ki.

Hevesle kalkan omuzlarım üzüntüyle çöktü, ben de düşünceyle ilerleyip komodine oturdum.

Kabul ediyorum Serdar zeki bir adamdı, saklayacak bir şeyi varsa bunu alenen görünmeyecek bir yere koyardı. Bu ya benim bile dokunamadığım telefonu olurdu ya da farklı bir şey.

Mantıklı düşün Hazan…

Birkaç dakika sonra gözlerimi minimuma indirmek diye mırıldanıp kıstım. Tabi ya, bir şey varsa Serdar bunu muhakkak minimuma indirirdi. Minik bir şey ve bu minik şeyi koymak için güçlü bir şey. Evde bildiğim kadarıyla bir kasa yoktu ama bu olmadığını ifade etmezdi. Gerçi, belki de cidden bir kasa falan yoktu.
Serdar’ ın kasaya ihtiyacı mı vardı ki? O zaten korumak istediği şeyi öyle ya da böyle korurdu.

Derin bir nefesle oflayarak başımı arkaya ittim. Bu iş samanlıkta iğne aramaktan da fenaydı, o zaman en azından ne aradığımızı biliyor olurduk.

Gözlerimi bir kez daha odada gezindirdim. Bu oda yeniydi, burada bir birikimimiz olmadığından Serdar bir şey saklayacak olsa buraya saklamaz diye düşünerek alt kata inmek için hareketlendim. Tam çıkacaktım ki farklı bir düşünce beni çıkmak üzere olduğum yerde durdurdu.
Ya Serdar’ da böyle düşündüyse? Ki yüksek ihtimal.
Tek ayağımın üzerinde yavaşça odaya döndüm, aklım bize gitti. Serdar biz birlikteyken beni sürekli dizinin dibinde istiyordu. Bu da demektir ki Serdar bir şey saklayacak olsa bunun gözünün önünde olmasını isterdi.

Burası gibi mi?

Kapı yeniden açıldı, geldiğini anlayınca yeniden ona dönmeden “Geliyorum.” Diye soludum. Yüzüne bakarsam aklım giderdi suretine. Kalbimi varlığıyla bile acıyarak sendeleten bir adama yeniden yenilmek istemiyordum.

Ona doğru döndüm, başımı kaldırıp yüzüne bakmadım ama cebindeki telefon gözüme ilişti. Geçmem için çekilmesiyle yanından geçip giderek soludum “Bilgisayarını kullanabilir miyim?” Merdivenlere yöneldim. Duraksamadan “Getiririm.” Dedi. Demek ki bilgisayarda bir şey yoktu, olsa bu kadar rahat vermezdi. Yine de “Tamam.” Diyerek alt kata inmeye devam ettim.

Telefonunu isteyemezdim, vereceğini de sanmıyordum. Açık açık neyin var demek mi? Delilik, çünkü bir şey yok diyeceğine adımdan daha fazla emindi. Anlatacak olsa da bu her zaman yarım yamalak olurdu.

Peş peşe aşağıya indiğimizde salondaki silah kalkmıştı. Serdar L koltuğa doğru geçince ben mutfağa girip bir şeyler atıştırdım.

Olan her neyse Serdar görevden geldikten sonra olmuştu. Geldiği gece ben donmak üzereydim, direkt üçündü kata çıkmıştık. Bugün yine, yani bir şey varsa o kattaydı ama kat neredeyse bomboştu. Odada boş bir giyinme odası haricinde komodinden başka bir şey yoktu.
Poğaçadan sanki ağır çekimde bir ısırık aldım.

Komodin?

Bir yudum çay içtim, o kadar basit düşünmez. Bir yudum daha çay aldım. Belki de bunu düşüneceğime ihtimal vermeyip gayet basit düşünür, zaten kafası pek yerinde değil? Yani, ona göre ben neden böyle bir şeye kalkışayım ki?
Benden saklamak için çabaya girmez. Bugüne kadar onun eşyalarını hiç karıştırmadım. Ben haftalarca bu evde yaşayıp üçüncü kata bile çıkmadım, Serdar muhakkak bunları hesaplamıştır.
Onun eşyalarını karıştırmayacağımdan emin olduğu içini saklama gereği duymadı ve bir şey varsa bunu öylesine bir kenara atıp bıraktı; olabilir.

İçim içimi kemirdi, hızlıca bir şeyler yiyip ilaçlarımı içtikten sonra mutfaktan çıktım ki merdivenlerden iniyordu. Yürümeye devam edip bakışlarımı önüme aldım. “Yedin mi?” Bu ketum hali neredeyse beni kovacak sertlikteydi. Git der gibiydi, aldırış etmeden yalnızca başımı salladım ve yürümeye devam ettim. “Bilgisayarı odaya bıraktım.” Yanından geçiyordum, başımı yeniden salladım.

Acele ettim, hızla biten basamaklarla odaya girerek kapıyı kilitledim ve komodine koştum. Serdar’ ın tarafındaki, ilk çekmeceyi çektiğim gibi çekmecenin en ucunda siyah bir sd kart dikkatimi anında çekti.
Çekmece bomboştu, sadece bir kart vardı. Kartı almamla yatağın üzerine bıraktığı bilgisayara uzanmam bir oldu.

Heyecandan ellerim titriyor, hızla çarpan kalbim bu anla birlikte beni boğuyordu. Tuşunu bastığım bilgisayar açılırken perdeyi çektim ve yatağın başlığına doğru geçip oturdum.
Bilgisayar açıldığında siyah ekranında hiçbir dosya yoktu. Hızla olup kartı taktım ve o ara belki lazım olur diye bir kulaklık aradım ama yanımda değildi. Buraya gelirken çantamı almamıştım, sadece telefonum vardı.

Mouseyi tutan ellerim titredi, yatakta oturan bacaklarım heyecandan ellerime uyum sağlarken kısa süre sonra sd kartın içinde peş peşe sıralanan videolarla sesi tamamen kısarak en baştakine tıkladım. Açıldığı gibi de gözüme ilişen görüntüyle neredeyse çığlık atmak üzere olup ellerimi ağzıma kapatıp ekranı indirdim.
Kalakaldım.
Dondum.
Afalladım ve birkaç saniye gözlerimi bile kırpmadan yatağa kilitlendim.

Ben, az evvel ne görmüştüm öyle? Serdar’ ın sakladığı şeyler bunlar mıydı bilmiyorum, sanmıyordum da ama ben bizim için bir sebep ararken sanırım beni derinden etkileyecek başka bir şey bulmuştum.
Bir kaç saniye zihnim bir yana boşalmış gibi akarken ekranı yeni bir merakla yavaş yavaş açtım.

Dağlık araziydi. Her yerde kaya diyebileceğim taşlar mevcutken kayaların arasında parçalanmış cesetler bir bir kadraja girip çıkıyordu. Teröristlerin kafaları patlamış, ağzı yüzü birbirine girmiş, gözleri oyulmuş gibi çıkmış inanılması zor durumdaydılar.
Titrek işaret parmağımla uzanıp sesini hafif açtım. Yabancı ve bu durumdan eğlenen bir ses kafası sıyrılmış ve sanırım beyni görünen bir cesete çektar kod diyerek bir diğerine geçti. Akir kod yüzü sıyrılmış, canfe kod kolları kopmuş, adil kod iç organları ortada.

Her kodda yeni bir görüntü, her görüntüde farklı dehşet verici bir beden. Çoğu parçalanmış, gerçek olduğuna zor inanılasıydı.

Video yaklaşık dört dakikaydı ve bir süre sonra kodları söyleyen ses eğlenerek kamerayı yukarıya doğru çevirdi.
Oradaydı, Serdar.
Parmaklarının arasındaki sigaradan derin bir nefes aldı ve tüm bunları yaparken umarsız bakışlarını yerdeki bedenlerden almadı.

Bedenini saran üniforması ve uzun boyuyla heybeti o kadar belliydi ki boğazıma giden sağ elimle kendimi sıkarak ondan geçmek istedim.
Geçemedim.

Sanki bana değdi bakışları, o an onu kameraya alan asker bile üzerine dönen korkutucu bakışla yönü değiştirirken ben aylardır hasretini çektiğim adama doya doya bakacak özgürlüğü dahi kendimde bulamadım. Sevsem de bakamayacak kadar korkuyordum ondan. Bu korku içimi okşuyordu, beni rahatsız etmiyordu da bir garip yokuşa itiyordu.

Serdar’ ın kadrajdan çıkışıyla ben de sekmeden çıktım ve zaman kaybetmeden yanındaki dosyaya tıkladım. Açıldığındaysa ikinci şok çok daha feci bir şekilde yakama yapıştı.
Videoda bir kadın üç askeri üniformalı erkek tarafından tecavüze uğruyordu. Her yerleri meydanda çığlık çığlığa ağlıyordu ama kollarını ve bacaklarını tutanlar buna maniydi.

Sesi dehşete düşmüş bir korkuyla kapattım ve kamera birkaç saniye sonra iyice yakına gitti. Cinsel organları ortadaydı, hayal dahi edemeyeceğim bir hale geldiklerinde gözlerimi kısarak başka tarafa baktım.

Bunlar Türk askeri olamazdı, asla diye mırıldanırken dayanamayıp yerde çırpınan kadına göz ucuyla baktım. Konuşmalar vardı, merakla dayanamayıp sesi biraz açtım. Dikkat edince şivelerinden terörist olduklarını çok daha net anlayabiliyordum ama Türkçe konuşmadıkları için ne konuştuklarını anlamam imkansızdı. Serdar duyar korkusundan açamıyordum ama gözlerimin dolmasına da mani olamıyordum.

Bu, resmen bir tecavüz anıydı ve ben bunu izliyordum. Serdar’ da izlemişti belli ki.
O kadının feryadı, tüm bu anlara dalga geçer gibi yakınlaşan kamera derken gözlerim boğazımdaki sancıyla doldu, oturduğum yerde başım döndü sanki. “Hazan.” Ani sesle bir saatlik videoyu bir çırpıda kapattım. “Bekle.” Sesim titremedi aksi halde odaya girmek konusunda ısrarcı olacaktı.

Vakit kaybetmeden ne izlersem kârdır diye düşünerek başka bir dosya açtım. Bu defa kaşlarım çatıldı çünkü karşımda Serdar ve az evvel kadına tecavüz eden üç şerefsiz vardı. Üçü yan yana, çıplak bir şekilde sandalyelerde oturuyor ve kan dolu yüzleriyle yeri izliyorlardı. Kamera sadece belden üstlerine doğru yakınlaştığında kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.

Serdar yeniden “Hazan aç şu kapıyı!” Diye yükseldi ama bu defa sesi o kadar katıydı ki oturduğum yerde sıçradım. Henüz değil, gözlerimi ekrandan almadan aynı sertlikle soludum. “Üzerimi değiştiriyorum bekle be!”

Buradaydı, acele etmeliydim.

Serdar hemen arkalarında dikilmiş onlara öfkeyle bakıyor, bir şeyler söylüyordu ki sağ elini hareketlendirince tuttuğu uzun siyah bıçak kadraja girdi.
Yutkundum.
Soldakinin kafasına vurarak tuttu. Kalbim hızlandı, elim bağrıma gitti derken daha ne olduğunu anlamadan Serdar elindeki bıçakla adamın boynunu tek hamlede kesti.
Dondum.

Boynunu kesti, sıçrayan kan sanki üzerine bulaşırken elimi kalbime koyup seri bir hamleyle geri çekildim.
Boynunu kesti, adamın canı çıktı ve Serdar onu öyle bırakmak yerine devam etti. O etti, ben kafasını kesişini izledim. Kestiği kafayı yere attı, adam kafasız bir şekilde…

Öğürerek ekranı tuttum, kapıdaydı.
Bir yanım izlemek istiyor bir yanım kusmak üzere derken Serdar bu defa da diğer adamın kafasına vurarak kanlı elleriyle saçlarından tuttu. Kana bulaşmış bıçak ona değdi, tek bir çekişle onun da boynunu kesip keyif alır gibi büyük bir yavaşlıkla kafasını bedeninden kopartıp attı.

Liğme liğme, yavaş yavaş, kestiği yere bıçak indire indire… Bakamadım, elindeki bıcağı yeniden kestiği yere sokarken odada yükselen gürültüyle kapıya doğru dönüp zaten gördüklerimle ateşe değmiş gibi yerimden fırladım. Refleksle boğazıma yapışmam ise kaçınılmazdı.
Sanki benim boğazım kesildi.
Sanki o kestin bıçak benim etimde git gel yaptı.

O tarafa baktığımda Serdar kapıyı kırmış, bir eli kırık kapıda diğeri girişte öfkeli bir halde bir bana bir bilgisayara bakıyordu.
Gözlerimin karardığını hissederken iri bedeni hareketlendi ve hızla bana doğru adımladı. Etrafa beni korkutan bakışlar atıyor, çatık kaşları tüylerimi diken diken ediyordu.

Hızlı ve büyük adımları yatağın yanında durduğunda hislerim beni bu odada ya birazdan yok edecekti ya da hayatım boyunca unutamayacağım bir an yaşayacaktım.
Ona bakıyordum, bilgisayara uzandı ve eğildiği yerden ne izlediğimi görünce kapağının kırar sertlikte kapatarak beni yeni bir korkuyla sürükledi. O korkuyla da bilgisayarı alıp bir hışım duvara atışını izledim. Gürültüyle karşı duvara çarptı, kırılarak yere düştü.

Dikleşti, koca bedeni önümde zebellah gibi dikilirken öfkeli heybeti bambaşkaydı. Tahminen şimdi yüzüme çarpacak bir darbeye beni yeni bir korkuyla sürüklerken gerileyip duvarla bir bütün oldum.

Kızacaktı, bu hali çok evvel zamanı andıran, bizi ilk günlerden de öteye iten bir haldi. Ben bu sureti daha evvel hiç bu kadar öfkeli görmemiştim. Öfkeden ziyade yabancıydı, Serdar sanki başka bir adamdı.

Bana doğru geldiği o bir iki saniye yüzüme öyle bir baktı ki, ben bana vuracak sandım. Fakat o benim tepkimle birlikte kaşlarını çatıp şaşkın bir “Hayır.” Dedi ve bedenimi tutup bağrına çekti. “Yavrum hayır.” Başımı göğsüne bastırdı, tepemi öptü.
Vurmadı, aksine bakışımla dahi bunu düşündüğümü anlayıp bana bunu inkar etti.

Boğazımı koruma amaçlı git gide sıkan ellerim kendini koruyor, onun beni sarması bizi dengesiz bir anda birbirimize itiyordu. Ağlar bir halde feryat gibi “Serdar.” diyerek olduğum yerde ne yapacağımı bilemedim.

Serdar sen ne yaşadın?
Serdar sen? Orada daha izleyemediğim onlarca şey vardı Serdar sen nasıl?

“Hazan.” Uzanarak boynumu bir kerpeten misali kavrayan ellerimi kolaylıkla çekti. “Serdar.” Başımı bedenine götürüp bu defa kendi isteğimde ona sarıldım. Ne garip, beni seven bu eller az evvel başka bir adamın eceliydi. Kirli diyemezdim ama kana bulanmıştı, acımazsızdı, caniydi, sertti.

İri elleri sırtımda bütünleşti, beni sıvazlarken ona gittiğimi fark ettiğinden mi bilmem ama küçük bir hamleyle bedenimi kucağına aldı. Yerimde yükseldim, sırtımda onlarca yük varken sanki bir an onun kanatları altından uçtum.

Adımları kapalı olan balkon kapısına döndüğünde bu odadan çıkacağımızı bir çocuğun merakla etrafı izlemesi gibi izledim; korkmuş, gözleri yaş dolu ve henüz feryatla dökemediği onlarca acısı var.

Balkona ilk adımında eğildi ve az evvel sıkıca tuttuğum boynumu aynı sertlikte öptü ama ağlamak üzere biriken sancım bununla daha da arttı. Sanki neden ürperdiğimi anlamıştı da bunun aksini öperek ifade ediyordu.
Senin canını yakmam..
Sanki bana dokunması içimdeki tüm taşları yere sermişti, tüm acımı onun kollarında bir balkon köşesinde hıçkırarak bırakmakla da yetmezdi ama bıraktım.

Serdar, bunlar mıydı sebebi? Olmasın.

Balkonun en dibinde ilk defa gördüğüm geniş bir koltuk vardı, oraya oturdu ve bedenimi bırakmadan kucağına çekti. Çektiği an yeri geldiğinde konuşmak için sustuğum ne varsa feryatla yerini buldu.

“Neden?” Yüzümü avuçladı ama kaldırmadı, eğdiğim başımı göğsüne yaslar gibi oldum. “Ne oldu sana?” Hıçkırmaya başladım, tüm bu kavgalarımız ne zaman sona yaklaşsak böyle patlıyordu ama bu defa ona kızgın ya da kırgın değildim.
Sevdiğim adamı kaybediyordum, ciddi ciddi hayatımdan kayıp gidiyordu ve ben bir şey yapamıyordum.

Basit bir olay değildi, günlerdir içinde olduğum kabus uykularımda bile beni rahatsız ediyordu. O da görüyordu sıçrayarak uyanıyordum, belli kabuslarla boğuşuyordum hatta artık uyumak bile istemiyordum. Ne zaman uyusam aynı şeyler, kan ve kuyu dibi gibi karanlık. Ben dün biraz daha gecikseydim bugün Serdar burada olmayacaktı. Bu beni içime bıraktığım ve beni git gide hasta eden bir acıydı.

Avuçlarına aldığı yüzümü severek kaldırırken dudaklarını bizi yeniden birleştiren bir temasla “Ağlama.” Diye alnıma indirdi.
Ne oldu da dün intihar etmeye meylettin? Ne oldu da ondan önceki hallerin bizi bitirdi, seni çekip aldı benden? Şimdi de bunlar. Bilmediğim daha neler vardı Serdar?

Gözyaşlarım parmaklarına inerken heyecana yenik bir sabırsızlıkla gözlerine baktım. “Onlar yüzünden mi?” O izlediklerim psikolojisini mi bozmuştu? Başka bir sebep miydi? Tehdit mi ediliyordu?

Yumuşayan gözlerinin aksine sözlerime anlam veremedi sanki ve kaşlarını netlikle çattı. “Hayır.” Parmakları yüzümü seviyor, öyle sadece gözlerime bakıyordu.
Tişörtüne tutunup sözünü böler gibi bir hışım devam ettim. “Benim yüzümden mi?” Bilmediğim bir şey mi vardı? Görünüşe göre yoktu, aksi olsa şaşkın ve tok bir üslupla “Hayır.” Demezdi.

Daha da ciddileşti, “Hayır asla.” Eğilip alnımı öptü ve beni yeniden kendine çekti. “Senin yüzünden değil benim yüzümden.” Önemli değil, hiç önemi kalmadı sadece nedenini bilmek istiyordum. Olsun, hallederdik herkes hata yapardı düzeltirdik ama neden?

Özledim der gibi “Serdar.” Diye ağlayışımla başımı tekrar öptü. “Geçti, geçti yavrum tamam ağlama.” Ne geçti, ne geçti düzeldik mi?
İyi de ben sebep arıyordum böyle düzelmek değil.

Başım bağrında bunu çok istesem de daha da ağlayıp “Nedeeen?” Diye soluklandım. “Neden o zaman neden?” Yutkundu. “Bir şey yok.” Vardı, başımı iki yana sallayıp kollarından tutarak geriledim. “Var.” Göz göze geldik, vardı işte bu hali bile var diyordu. Söylemediği sürece yönümü bilemezdim. Ben böyle ilerleyemezdim bana bunun sebebini anlatacaktı.

“Sakinleş.” Tamam mı der gibi bakıyordu, nasırlı parmakları göz altlarımı temizledi. Parmaklarını öpmek istedim ve bu istekle gözlerimi kısa bir an yumdum. “Ağlama.” Tamam, anlatsın diye kendimi sıka sıka başımı salladım. Nasıl özlemişim, aramızdaki sorunlar yitmemişti de biz böyle saçma bir anda kucak kucağa yaralarımızı sarmaya soyunmuştuk.

“Gel.” Önce bir elini yanağıma koyarak diğer tarafımı öptü, sonra başımı omzuyla kolu arasına yatırıp yüzümü sevdi. Tenimi derin bir solukla kokladığındaysa anladım ki buna hasretti. O öfke halinden hemen sonra bende soluklanması normal miydi?
Değildi.

Çok özlemişti, yani dışarıdan biri bizi görse sadece bunu çıkartırdı ama ben anlayamıyordum. Serdar yüreği sevgiye aç bir adam mıydı da beni mi kullanıyordu? Tamam seviyordu, çok güzel seviyordu ama…. İşte onun devamı bende hep büyük bir soru işareti olarak kaldığından ben sonu göremiyordum.
Sonunu bilmediğim yolda da rastgele ilerleyemezdim.

Bizim bu dengesiz sevgi problemimiz neden?

Gözlerini bir anlık pişmanlıkla yumarak araladı. “Karıştırmaman gereken bir şeydi.” Sözleriyle doğruldum, doğrulurken gözlerime baka baka devam etti. “İzinsiz dokunacağına ihtimal vermedim.” Beni azarlıyor muydu? Çocuk muydum ben?

Kaşlarım kendimi savunmam için çatıldığı sırada “Sikerler.” Diyerek başını sağ taraftaki manzaraya çevirdi. “Senden değerli değil ama görmemen gerekiyordu.” Görmemem mi gerekiyordu? Aksine iyi ki gördüm. İyi ki gördüm ve Serdar’ ın içinde olduğu psikolojiyi az çok anlayabildim. Bir de, aslında nasıl bir adam olduğunu.

“Görmeseydim bu böyle devam edecekti. Biz,” Biz… Sözlerimle bakışlarını bana çevirirken yarım kalan cümlem onun bize olan tutumunu öfkeyle itti. Kaşlarını çattı. “Gözünün önünden gitmeyecek.” Ve tek tek her kelimeyi zihnime yerleştirir gibi soludu. “Senden, değerli, değil.” Peki.

Yüzümü sonmuş gibi yüzünden almadım, omuz silktim. “Anlatsaydın.” Anlatsaydın ya, sen konuşsaydın bunlar olmayacaktı. Hala suskundu, hala inkara o kadar açtı ki sonumuzu görmek onu yine de cesaretlendirmiyor muydu?

“Onlar anlatmam gereken şeyler değildi. Çok başka konulardı.” Bu sert bakışları bir türlü geçmiyordu. Sanki ellerinde ben vardım da onda bir duygu yoktu. Karşında duruyorum işte, aylar sonra buradayım ve kendimi sana karşı zor tutuyorum be adam. Sen nasıl bu kadar vurdumduymaz olabiliyorsun?

Kaşlarımı ona olan kızgınlığımdan çattım. “Biz bittik farkında mısın? Bizi sen bitirdin, hala susuyorsun Serdar.” Yüzünden mimik, gözlerinden bir gölge bile geçmedi. Belli ki kaybetmeye öyle alışmış, bunu öyle kabullenmiş ki hala dudakları bir cümleye açılamıyordu. Bunu farkındaydı, gidecektim ve bu gidişim son olacaktı. Bir daha gelmeyecek, gururumu ayaklar altına böyle bir an için asla almayacaktım.

Elimi ayağımı bir yabancıya değmiş gibi çekip ayaklandım, beni kaybettin demiyordum. Kendimi bu şekilde değerli kılacak biri değildim ama içten içe haykırışlarım feveran ederek susmuyordu. Beni kaybetti. Şimdi bunu bile bile susuyorsa bir daha bir ömür konuşmasın.

Yüzüm gök yüzünde avare uçup dala takılan bir yaprak misali sendeledi. Hislerim içimi yeniden dağladı, yüreğimde harlanmak yerine döne döne sönen o kor bende yeni bir hayal kırıklığına sebebiyet verdi ve “Artık gebersem de gelmem bu eve.” Diye mırıldandım.

Gözleri gözlerimde, şöyle uzun bir ömürlük vaktimiz vardı halbuki.

Önüme dönüp çıplak ayaklarımla ileriye doğru bir adım attığımda hala konuşmuyordu; ben yalanın, dolanın, sırrın olduğu bir hayatta böyle beni delik deşik eden bir adamla kendime bir yuva bulamazdım. Bu evden ilk çıkışım değildi ama bu defa her şeyi netlikle bitirmiştim. Gelse de gitmem, kal dese kırılan kalbim ona bir daha yenilmezdi.

“Annem babamı aldatıyor.” Çıkmak üzere beni olduğum yere çivileyen bu sözler oldu.
Annem babamı aldatıyor…

Kaşlarım çatılır gibi şekillendi, elim anında camın önündeki serin mermere gitti ve ne dediğini tam anlamak için zerre düşünmeden Serdar’ a döndüm.
Oturduğu yerde hiç kıpırdamamış, zaten beni aramakta olan gözlerimiz buluştu, “Yıllardır.” Sözleri bir kayanın ağırlığınca ona da bana da bir deprem yaşatıyordu sanki. Halindeki sert tavrı öfkesini açık seçik sermişti. Ona bir adım atmak istedim ama sözleriyle büyülenmiş gibiydim, yapamadım.

Dudaklarından çıkan her kelimede zorlandığını görebiliyordum. Gözlerini zar zor çıkan sesiyle “Başka adamlarla, sürekli.” Diyerek kaçırdığı an adem elmasının oynayışı beni bu defa feryatla ona itti. Yer sarsıldı, ayaklarımın altında kayışı neyin nesiydi böyle? Bana bunları Serdar mı söylüyordu? Serdar gibi bir adamın annesi mi? Benim bildiğim, tanıdığım, masasında yemek yediğim kadın mı?

Ne demek annem babamı sürekli aldatıyor? Gerçekten Hatice Teyze mi?

Hali berbattı. Geniş omuzları çökmüş, gözlerinin feri gitmiş, koca adam karşımda öyle mahcup, ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Onu birden bu yıkıma getiren sözleri bir olup yüreğimde oluşan kıyamayışla yanına gitmeme sebep oldu. Şaşkınlığım bir yana, bir imkansıza denkti ki Serdar bana içini açıyordu. Bu yüzden ürkek ve devamını bekleyen bir şaşkınlıkla yanına oturup devamı gelsin diye bekledim ama gelmedi.

Yan yanaydık. Suç işlemiş çocuklar gibi o sustu, ben sustum, gözlerim doldu, içim ezildi derken bu hayretli halimle kendimi daha fazla tutamadım. “Ne zamandır?” Rahatsız olmasın diye fısıldayışım saçma mıdır bilmem ama sözlerinin ağırlığı yüzüne vurmasın diye de fazlasıyla çekingendi.

Başı hafif eğik, sanki tüm suç onun gibi aynı sessizliğin aksine kaba sesiyle soludu. “Çocukluğumdan beri.” Ne demek çocukluğumdan beri? Kaşlarım havalandı ve aklım sadece çocuk olan Serdar’ a gitti. Serdar küçücükken annesinin babasını aldattığını mı biliyordu? Serdar bu psikolojiyle mi büyüdü?

Bazı şeyler birden bir film şeridi olup aktı zihnimden. Neler yaşayıp neler hissedebildiğini bir bir çözerken içimde dağ olan öfke, üzüntümü ezip geçti de buna ses edemedim. Yine titrek sesim, yine hüzne boğuk halim bir şeyleri eşeler gibi yerini belli etti. “Bursa’ ya o yüzden mi gittin?” Geldiği gün, görünen o ki tatil değildi elbette.

Kendine dönük avcu dizinde, aralık bacaklarıyla daha çok birine hesap sorar gibiydi ama sözleri bunun tam tersiydi. “Konuşmaya gittim ama senin haberini alınca mahalleye girmeden döndüm.” Gözlerimi bir an yumdum ama sonra “Çocuk aldırmış.” Diye devam edişiyle anında açıldı. “Ne!” Verdiğim tepkinin yüksekliği yersiz miydi sanmam, yine de Serdar’ a bir saygısızlık yaptığımı düşünerek elimi hızla dudaklarıma örttüm.

Ben, yıllardır tanıdığım kadının bu yüzü- Ya da vaz geçtim umurumda değildi. Beni ilgilendiren tek kısım Serdar’ dı. Demek Serdar ailesine, en çok da annesine bu yüzden uzaktı.

Kasılan çenesine, sert suretine çarpan gözlerim gibi uzanıp ona dokunmak istedim. Bedenini okşamak, ona yanında olduğunu bir temasla belli etmek istedim ama buna o kadar yoktu ki cesaretim, elimi dahi onun yönünde kaldıramadım.

Zeminde toparlanan bakışları öylesine başkaydı gördüklerime bir hal yükleyemedim. Çaresiz kalmış, nefreti kusamamış, dibi görmüş de biraz hayat için kendini açıyordu sanki. “Görevden geldiğim gece öğrendim. Telefonu elime alır almaz, daha sana gelmemişken…” Geldiğindeki o hali, yine de bana kıyamayıp sevişi, defalarca öpüşü, sarışı, bebek gibi ilgilenişi, üzerime hassas tavrı…
Ben olsam bu kadarını yapabilir miydim acaba? Sanmıyorum.

İkimizin sığdığı alanda yan yanaydık. Bedenlerimiz birbirine değerken iyice ona döndüm. “Serdar.” Deyip dudaklarımı bir çırpıda ıslattım ve yutkundu. “Ben…” Doğru kelime konusunda kararsızdım. Başını arkaya atarken kaşları olumsuzlukla havalandı. “Söyleme bir şey. Zaten-” Elimi dizine koydum, “Tamam. Tamam anladım.” Zaten yeterince zordu bir de ben onu çıkmaza iter gibi konuşursam daha da zorlanacaktı belli.

Serdar gibi gururlu bir adam için bu hiç kolay bir olay değildi. Ben kaldırabilir miydim? Konuşmaya başladığı andan beri empati yapıyordum da ne kadar yıkılırdım hesaplayamıyordum. Annemin babamı aldattığını ve çocuk aldırdığını öğrendiğim gece sevdiğim adama bu kadar naif davranamazdım. Kendi acımı yaşamaktan onunla ilgilenemezdim bile. Ki bir de görevde can dostumu kaybetmişsem.

Gözlerimi çehresinden almadan siyah pantolonunun üzerinden sert bacağını okşadım. “İstersen sonra konuşalım?” Zaten ne varsa öğrenir gibi olmuştum, bu hiç de kolay bir şey değildi bir daha sorup onu üzmezdim.

Başı yere indi, iki yana salladı. “Bu defteri bir kere açtım, ilk ve son Hazan.” Sonra aheste aheste bana döndü ve gözlerime değdi siyaha çalan koyu kahveler. “Gitme diye.”

Baktım, baktı ve yerinden çıktı delice çarpan kalbim. Aylar sonra onu bu kadar şeffaf görebilme şansım varken gitme deyişi, utana sıkıla kendini bana açışı…
Gitmem.

Başımı onu onaylar gibi salladım. Bu benim için bir sebepti, yeterdi de. Çünkü düşündükçe onu anlamak bir yana hissedebiliyorum da ve eminim ki bilmediğim daha neler vardı.

Uzanıp öpmek istediğim yüzü yeterince gerginken bu ürkütücü hali ilk defa beni korkutmadı. Ona karşı değiştiğimi de tam olarak burada anladım. Serdar bana kendini açmıştı ve ben bu yalınlıkla yüreğimdeki bir bağı ona çözmüştüm sanki. Öyle ki şu gerilen façası parmaklarımı üzerinde gezdirip dudaklarımı ona örtmemi fazlasıyla hak etmişti.

Yerimde daha fazla duramadım, hareketlendiğimde sadece yanına kıvrılmak istiyordum. Arkamı döndüm, dizimi yumuşak koltuğa koyup geniş omzunu tuttuğum sırada eli bacaklarıma yardım amaçlı gitti. Doğruldum, böylece ne istediğimi anlayıp elimi ve belimi tuttu sıkıca. Benimle birlikte bedenimi kaldırdığındaysa kendimi duvarla arasına bırakıp yanına uzandım ve onu da istedim.

Sadece biraz daha temas, biraz daha iç içe olmak istiyordum. Şu ateşle dağlanan gönlüm bir tek onun buz tutmuş yüreğiyle birbirini tamamlayacaktı çünkü.

Siyah taytımdaki minik tozu sildim, tişörtümün geniş yakasını arkaya ittirerek açıkta kalan göğüslerimi kapattım. Onun da benim için oturuşunu düzeltişiyle anında oturuyordum ya, şu dar alan aylar sonra bana güllüktü sanki.

Bacaklarım ona doğru kıvrıldı, bedenimi aramızda bir şey yokmuşçasına yasladım. “Ne zaman fark ettin?” Daha rahat oturmam ona buradayım demenin en güzel haliydi bence. Buradayım, seni körelten şeyleri aramıza sır yapmak yerine bırak ser olup gitsinler.

Bir bacağını yerde bırakıp koltukta olan diğer dizini büktü. “Çok küçüktüm hatırlamıyorum. Altı, yedi. Belki beş.” Her duyduğumla, her öğrendiğimde şok olmuş avaz avaz ne diye bağırmak istiyordum. Böyle kaşlarımı ketum bir çocuk gibi çatmak, annesine kızmak, etrafa öyle nefretle bakmak, herkesten nefret etmek… Serdar gibi.

Benim Serdar’ ım daha ufacıkken bunlara mı şahit olmuştu? Nasıl bir annelik bu? Kendini geçtim insan çocuğunun psikolojisini hiç mi düşünmez.

Bir elimle alnımı sıvazlayıp sırtımı Serdar gibi serin duvara verdim. “Hiç durmadı mı?” Bakışlarım onun gibi buğulu cam balkonda, yanındaydım ama aklım git gel de. Zihnimden bir sürü şey geçerken bir çocuk gibi “Cık.” Dedi. Öyle küskün, sanki neden bırakmadın der gibi.

Bunu bir erkekle konuşmak zor zaten. Şimdi bunu Serdar gibi bir adamla konuşmak daha da zordu.

“Sadece biri olsaydı belki anlardım.” Sözleri ona dönmemi sağladı; iğrenir bir ihtimalle etrafa bakıyordu. Kim bilir şimdi o koyulardan ne acılar geçiyor, hangi sahne varlığıyla rahatsız ediyordu.

“Sevmiş derdim ama bu aynı anda kaç-” Yediremedi, kaşlarını daha da çatıp başını aksi yönde çevirince uzanıp yeniden bacağını tuttum ve başımı omzuna yasladım. “Tamaam.” Ona yetişemeden kolunu öptüm. Bir yanım hala deli gibi merak etse de ben anlayacağımı anladım, daha evvel birkaç adamla aynı anda birlikte olmuş bunun izahı da nasılı da yoktu.

Derin nefesine suskunluğu bulaştı, o ara birden kaşlarımı anlamsızca çattım. “Baban annenin rahmiyle ilgili ne demişti? Alındı mı öyle bir şey vardı sanki?” Nasıl oldu da çocuk aldırdı yani.
Başını sallar gibi oldu. “O öyle biliyor.” İrdelemedim. İrdelemedim çünkü belli ki bunun altında da hiç iyi bir şey yoktu.

Sırtıma işleyen soğukla hafif kıpırdandığımda bana döndü, kolunu kaldırdı ve üşümeyeyim diye sırtımla duvar arasına koydu. Ben de onu izlerken dayanamadan yeni bir soruyu göğsüne yaslanarak tamamladım. “Annen, yani sen bu yüzden mi Urfa’ da kaldın?” Beni daha da kendine çekip kolunu iyice üzerime sardı ve kolumu sıvazlayıp başını salladı.

Anlıyordum her ne olursa olsun annesiz büyümek kolay değildi. O yaşta bir çocuk için tahmin bile edemiyordum. Herkes anne ve babasıyla eğlenip mutlu olurken çok üzgünüm, kahroluyorum ama belli ki Serdar bunu hiç yaşayamamış. Kendimden biliyorum kaç gece ağlayarak sabahladı acaba?
Benim annem vardı hadi, senin annen yoktu. Belli ki baban da yoktu bir dönem ve o dönem hayatının en mağrur dönemiydi.

Büyürken kendini hiç ifade edemedin değil mi? Edemedikçe bir yerden sonra sustun, sustukça sinirlendin, öfkeni içine gömdün ve karakterin bu yönde ilerledi. Sen hayatı hep bir başına en tepeden izledin. Olaylar oldu, zaman geçti sonra da sen tek kalmak istedin, bu da seni hayli yalnızlaştırdı. Sonuç, yanımdaki adamsın. Aşık olduğum adam.

Anları daha fazla zihnime doldurup düşünemedim gözlerim doldu, içimdeki kin susmadı ve aklım çok uzun zaman sonra Serdar için şu yüreğime çöreklenen hissi sarıp sarmaladı. “Seni dövüyor muydu? Yani çocukken,” Böyle anneler genelde bunu da yapardı çünkü. Ondan nefret etmem için bir sebep daha işte, başka bir şey değil bu.

Bir an dursa da başını yeniden kapıya çevirdi. “Konuştuğu adamlarla arası bozulunca.” Utanıyordu, oysa bunu yaşadığı için utanması gereken o değildi. Tavrıyla bir nevi beni onaylıyordu ya onun bu haliyle küfrüme hüznüm karıştı, içim kötü bir anla dolup taştı da titreyen dudaklarımla zar zor “Senden alıyordu hıncını yani. Sana bu yüzden babaannen baktı.” Diyerek etimi kemirdim.

Düşüncelerim beni yanıltmadı. Var sayımlar hep acı ve haklıydı, tıpkı yarım kalan şarkılar gibi.

Derin bir soluk çekti. Kalkar gibi oldu ama “Serdar konuşuyoruz.” Diyerek elimle yüzünü kavradığımda gözlerini yumdu, sanki benden kaçıyordu. “Ben sana her şeyimi anlattım. Anlamaya çalışıyorum lütfen.” Sesim titriyor, yüzündeki elim tenini okşuyordu. Uzanıp yüzünü öptüm, durulduğumda başıma yönelip kokumu içine çekti.

“Hiç yakaladın mı?”

“Görüp görmediğimi mi soruyorsun?” Üzgünüm, ne derece olduğu hep bir soru işareti olarak yerini bellesin istemiyordum ama benden çekilip “Gördüm.” Deyince dolan gözlerimi kahırla yumdum.

“Düşündüğün gibi.” Açık seçik, yasaklı sitelerden ulaşılabilir cinsten.
Allah kahretsin.
“Genelde önce beni okula bırakıyordu sonra gidiyordu. Babam da biliyordu, ben çocukken affetti birkaç kere. Dedemler o yüzden görüşmüyor, adı bile geçmiyor.” Patır patır öyle duygusuz konuşuyordu ki en çok da onun bu hali beni dara sokuyordu. Öyle alışagelmiş bir yaraydı ki artık sözleri canını yakmıyordu.

Ellerimle gözlerimi ovuşturup göz yaşlarımı sildim. Yukarıya baktım, yanağımda kalan ıslaklık bileğime geçti ve hafifçe burnumu çektim. “Ben pek bilmem ama normalde doğudan böyle şeyler.” Dudak büktüm. “Yani siz aşiretsiniz birde.” Kime sorsak benimle aynı ihtimale varırdı biliyordum. Ben dile getiremedim ama Serdar anlayıp sakince yanıtladı. “Ben varım diye.”
Serdar anne ve babasının aksine babaannesi ve dedesi tarafından o kadar çok seviyordu yani. Şimdi daha da anlıyordum Serdar’ ın onlara olan saygısını, birbirlerine düşkünlüklerini, babaannesinin o anneci halini.

Kaşlarım çatıldı, başımı salladım. “Anladım. Sen de o yüzden uzaksın bu kadar.” O yüzden gelmedin bir daha. Hem dayaktan kaçtın kendince, hem de annenin başka adamlarla birlikte oluşunu görmezden geldin güya. O zamana kadar gördüklerini de içine attın, onlar da seni böyle kahretti. Sinir hastası etti, duygunu sömürdü, yüreğindeki aileyi bile söküp aldı.

Siyah devim; senin yarın kalan çocuk ve kırık kalbinden öperim.

Hüznümü öfkeme sarıp çatık kaşlarım ona döndü. “Bir daha konuşmaya gidecek misin?” Öylece bana bakıyordu ya, bu koca adamı alıp yüreğime hapsetmek istiyordum. Başını göğsüme yaslayıp ensesini öpmek, yüzünü okşamak ve onu annesinin sevmediği kadar çok sevmek..

“Sence gitmeli miyim?” Bana soruyordu fikirlerim onun için önemliydi yani. Böyle cidden kararsız bir hali vardı, sanırım kaşları da bundan sebep çatıktı. Gitme siyah devim, ben aile olurum sana. Biz her şeyi an başından çok güzel bir şekilde hallederiz. Biz aile oluruz, ikimiz mis gibi yaşarız seni bu hale getiren kadına sen gitme. Benim Serdar’ ıma bunu yapan kadını affetme, benimle kal.

Söyleyemedim. Belki yüreğinde çırpınan bir çocuk hala mahcupça anne diye sayıklıyordur, bilemediğimden yeniden dolan gözlerimle omuz silktim. “Bunu daha sonra konuşalım mı? Şu an ne diyeceğimi bilemiyorum.” Gözlerim yaştan buğu olmuştu ama başını sallar gibi olduğunu görebiliyordum. “Sen konuştun mu daha önce?” Madem yıllardır sürüyordu Serdar illa konuşmuştur.

Önüne döndü, tek kaşı havalandı. “Konuştum, düzelmiyor.” Huylu huyundan vaz geçer mi? Geçmemiş işte. Kendinden de geçmemiş Serdar’ ı içten içe zehirlemekten de.

Bu hissin ağırlığıyla sert koluna yaslanıp önüme döndüm. Serdar demek bu yüzden Bursa’ ya geldiğinde evde pek kalmıyordu ama bu defa ben varım diye gidemedi. O yüzden annesi bana orospu dediğinde öyle yükseldi, senin haddin mi dedi. O yüzden, her şey.. Bir bir ayrılan taşları detaylarla yerleştirdim, öyle ezildim de tek kelam edemeden dışarda yağan karı, beyaza bürünen etrafı izledim.

Otur ve kendi annenin başka adamlarla yattığını düşün Hazan. Babanın sürekli anneni aldattığını bilsen birine bu kadar kolay güvenebilir miydin? Senin baban anneni hiçbir zaman aldatmadı, belki de bu yüzden güven sorunun yoktu ama ya aksi olsaydı? O zaman da her erkeğe gözün kapalı körü körüne güvenebilir miydin?

Ya Serdar?

Kısık gözlerle ağaçlara örtü olan beyaz taneleri izliyordum. Yanımda Serdar, yerim yurdum bu defa bambaşka. “Bana güvenmiyor musun?” Mırıldanışım yerini buldu, gözlerim dalmışken onda bizim için bir netlik aradım ve “Sana herkesten çok güveniyorum.” Diyen sözlerinde de buldum.

O zaman neden o gün aksi gibi birbirimize girdik? Bu sebepten pek inanamayıp kaşlarımı havalandırdım. “Gerçekten mi?” Başını duvara yaslayıp kolum sıvazladı. “Neden yalan söyleyeyim kaybedecek neyim kaldı?” Bilmem, bizi bir kayıp olarak görür müydün ki?

Başımı yüzüne doğru kaldırdım. “O zaman o gün bana neden öyle davrandın?” Bakmaya cesareti mi yoktu yoksa daha evvel dediği gibi yüzü mü yoktu bilmiyorum ama yutkunuşunu izledikten sonra ona bir yer açmak için yeniden önüme döndüm.

Sesi sıkıntılıydı. “Belki bizden vaz geçmişsindir diye düşündüm. Dört ay yoktum, bu herkesin katlanabileceği bir şey değil senin de ihtiyaçların var. O fotoğraflara bakarken her zaman yanında olan daha normal bir…” Derin nefes aldı ve inip kalkan heybetiyle oflar gibi soluklandı. “O adamla normal bir hayatın olabileceğini düşündün. Yani o an seni izlerken sadece aklıma gelen buydu. Benimle evlendiğine pişman oldun.” Saçmalıktı, konuşmaya başladığı andan beri hışımla dikleşip ona dönmüştüm ama hayretler içinde dinlesem de onu bölmek istememiştim.

Sonunda kıyamaz gibi usulca “Serdaaar.” Diyerek ellerini tuttum, bana döndü. “Özür dilerim.” Uzanıp yüzünü öptüm ve hızla geri çekildim. Şaşkınlıkla beni izliyor, her mimiğime büyük bir anmış gibi bakıyordu.

Gözlerinin içi bir an parlar gibi olduğunda benim aceleci hüznüm geçmedi. “Gerçekten özür dilerim hiç o anlamda bakmadım gerçekten bakmadım, özür dilerim. Hiç anlamadım bile yemin ediyorum asla düşünmedim buna bozulacağına. Biliyorum sen yapsan ben de çok sinirlenirdim ama yanlış anladın özür dilerim asla pişman olmadım.” Kendimi derin bir kırgınlıkla anlatmaya çalışırken başımı itirazla iki yana sallıyor, kelimelerim birbirine karışıyor, ona olan özrüm yüzüme siniyordu. Tamam haklıydı, onu nasıl kırdığımı hesaplayamıyordum. Arka planı bu kadar kötüyken üzerinde kurduğumuz hayat da bir o kadar berbattı işte.

“Tamam.” Diyerek sağ eliyle yüzümü avuçladı. “Yavrum tamam.” Bu defa alnımı öpüp geri çekilen oydu. “Tamam yavrum?” Başımı salladım. Bu konuyu onunla daha sonra yine uzun uzun konuşacaktık şimdi Serdar’ ın içini yakalamışken bırakmak istemiyordum.

Yavrum kelimesiyle gözlerimi devirir gibi yumup yüzümdeki kalın bileğini tuttum. “Ben birinin beni sevebileceğine hiç inanmıyordum sen de hep benim yanımda duruyordun ya hani Serdar.” Bu şimdi geçti tabi, uzun zamandır çok eski bir hismiş gibi geliyordu.

Sözlerimi dikkatle dinliyor, bir sonraki cümlemi merakla bekliyordu sanki. Façası çatıldı, başını sallamasıyla boşta kalan elim bağrına gitti. “Halbuki sende de aynı sorun var değil mi? Birinin seni sevebileceğine asla inanmıyorsun, hatta hala ihtimal bile vermiyorsun.” Çünkü beni babam, seni hem annen hem baban sevmemiş. Bir de üzerine annen senin bildiğini bile bile başka adamlara gitmiş, onu görmüşsün.

Serdar’ ım…

Onun durağanlığıyla yutkundum. “Yapabildiğin tek şey de kırıp dökmek, çünkü bildiğin tek yol bu.” Halledeceğiz halletmemiz lazımdı çünkü insan sahip olduğu değil de ait olduğu yerden gidemiyormuş. Birlikle olmamız için bazı dengelerin değişmesi gerekiyordu. Ben kendi içimi onunla nasıl akladıysam şimdi sıra Serdar’ daydı.

Gözleri gözlerimde, yüzümdeki elini okşar vaziyette hareketlendirip güçlü sesiyle bir sır verir gibi soludu. “Artık bildiğim tüm yolların sonu sadece sana çıkıyor.” Başımı yana eğip gözlerimi hafif yumdum, elini belime atıp mırıldandı. “Gel böyle.” İtirafıyla birlikte kucağına çağırıyor, bunu beni kendine çekişiyle de yapıyordu.

Hareketlendim.
Bir bacağımı karşıya atıp üzerine oturduğumda kollarını belime sarıp önce şakağımı, sonra kulağımın altını derin bir solukla özlemden aylardır hiç nefes almamış gibi öptü. Sanki farksızdım ondan. Boynuna doladığım kollarım bile neredeyse titriyor, içim sürekli ona akıyordu.
İzlediğim videolar, Serdar’ ın birilerinin boynunu göz bile kırpmadan kesmesi, cesetler, annesi, iç dünyası derken içim karmakarışıktı da burada olmak çok iyi geliyordu.

Son bir an dedim kendi kendime. Ona doya doya sarılmadan evvel yüzünü öperek beş karış suratla ağır ağır geri çekildim. “Serdar ben Hamza’ yı biliyorum. Emir söyledi.” Ellerimi bağrına koydum. Kızacak sandım, bekledim ama kızmayınca ifadesiz yüzüne bakmaya devam edip haddim mi bilmeden yine mırıldandım. “Nasıl oldu?”

Tüm bunlarla beraber o da vardı. Azat gibi, en az onun kadar değerli bir dostu kaybetmiş Serdar. Sadece bu bile beni hüzne boğardı. Boğdu da, adının geçtiği yerde gözlerim doldu.

İfadesiz çehresiyle dalıp gittiği yer içindekilerin sebebiydi. Elleri belimin iki yanına indi. “Son izlediğin şey var ya.” Son? Kaşlarımı bir an ne izledim der gibi çattım ama hemen sonra Serdar’ ın o acımasız hali gözümün önüne gelince hatırladığımı belli eder gibi başımı salladım.

Yavaş yavaş duvara döndü. “Onlar yaptı.” Kaba duruşu kin kusuyordu. Onlar yaptı… Sesi bir zalimi yakar gibi, sanki boğazlarını kesmemiş gibi, içi hiç soğumamış gibi nefretle benden başka bir yöne aktı.

Serdar’ ın aksine ani bir şaşkınlıkla kaş çattım. “Onlar bir de askeri kıyafetle bir kadına-” Ben devamını getirmek istemedim, Serdar anlayıp cevapladı. “Üniformaların biri onundu.” Ne?
Yüzüm daha da acı bir hal aldı ve elim o acıyla yanan bağrıma gitti. Onlar Hamza’ nın ve başka askerlerin kıyafetlerini giyip bir kadına tecavüz etmişler. Onlar şehit olan askerlerle…

Boğazımdaki acı tazelendi, genzim yandı ve göz yaşlarımı silerken dudaklarım şaşkınlığa aralayıp başımı yere eğdim. “Türk askeri yapıyor diye medyaya yayacaklardı.” Sesi beni sarsıyordu Bu kadarına daha fazla dayanamadım.

Onu izliyordum, boynumda hareketlenen damara odaklanıyordum ama aklım hızla o anlara kayıyordu. Kadının hali gözümün önünde, yanağımdan çeneme süzülen tek damla yaşın ardı gelip Serdar’ ın koluna damladı. Bakmadı ama gördü, enseme uzanıp başımı bağrına kapattığında kendimi bir şokun ardındaki hüzne bırakır gibi onun bağrına bıraktım. Bir süre göz yaşlarım sessiz sessiz aktı. Burnumu çektim, gözlerimi yumdum, dudağım tenine sarktı. Sırtımı sıvazlasa da başımı öpüp “Ağlama.” Demekten öteye gidemedi.

Farkımda değildi ama bunlar beni bu denli etkilemişken Serdar’ ın psikolojisini bozardı. Şimdi sorsam iyiyim der, aksini söyler ama bozmuştur. İnsan can dostunun o haline şahitlik edebilir mi? Etse bile normal kalır mı?
Çok zor.

Bana uzun gelen bir sürenin ardından ona yaslı halimle yeniden mırıldandım. “Biz sevişirken bana neden sürekli yüzüme bak dedin?” Ağlamaktan sesim çatallı bir hal almıştı. Elimin tersiyle yüzümü silip tekrar yüzüne baktım.

Bende sabitli gözleri içime işliyordu. “İzledin.” Dedi onay bekler gibi. İzledim, izlediğimi biliyor ve zihnimi o ana yönlendiriyordu. Başımı salladım.

“Ben de belki bir şeyler yakalarım diye onu defalarca izlemek zorunda kaldım.” Ben bakamamıştım, o kadar zor bir durumdu ki bu defa hiçbir şey düşünmemeye karar verdim. Düşünürsem dibe girecektim, yeniden ağlayacak ve kendimi defalarca o kadının yerine koyacaktım.

Bedenime sarılı ellerini yüzüme çıkartıp göz yaşlarımı parmak uçlarıyla temizledi. Bunu yaparken o kadar ciddiydi ki sonunda çekilip öfkeyle “Sonra da şu amınakoduğumun beynine sen yerleştin. Gerçi hiç çıkmadın o ayrı.” Deyişi gram eğreti durmadı.

Cümlenin kalanını da beş karış suratla ben getirdim. “Ben gibi hissettin.” O kadının yerine beni koydu, ben de olsam aklıma gelmezdi değil.
Başını ağır ağır salladı. “Ya başına gelirse düşüncesi beni sikti attı.” Kurduğu cümleden hoşnutsuzdu, diş sıkıyordu, gözlerini kaçırıyordu ama konuşuyordu işte.

Yeniden çok derin bir nefes aldı. Bu sayede benimle birlikte hareketlenen bedeniyle alnını tutup kalkar gibi oldu “Aklımı oynatacağım.” Soluğu kesilmişti sanki. Sözlerine panikle yükselen sözüm karıştı. “Hayır. Hayır Serdar bana kimse bir şey yapamaz unut onu.” Omuzlarını tutup başımı yana eğdim, birleşen gözlerimizle sakinler gibi oldu.

“Sen.” Ufak bir hamleyle dudaklarımı ıslattım. Gözlerimi yumarak başını salladı. “Ben dedim ki gözlerime bakarsa benimle olduğunu daha iyi bilirim. Güvende olduğunu, sadece benim yanımda olduğunu.. Gözlerini çektiğinde aklım istemsizce o ana gitti, bunu hiç istemedim.” Serdar..
Ona dokunduğum yerde sarıldım. Onu nereden, hangi izinden geçsin diye saracağımı bilemedim ama boynuna sıkıca sarılıp denk geldiğim yerleri defalarca öptüm.

Böyleyken, her şey dinmişken anlıyordum dünkü halini. Zaten kendini sevmeyen adam, bir de tüm bunların üstüne beni kaybettiğini düşündü, ki gerçekten kaybetmişti. Şimdi bir de bunu sorup onu iyice yoramazdım ama belliydi işte, aldığı kararla ben dün buraya gelmeseydim Serdar kendine kıyacaktı. Her şeyi sormama gerek yoktu, hayat bir tek bana değil Serdar’ a da hiç iyi davranmamıştı. Yoksa insan birinin boynunu öyle duygusuzca kesip bedenini delik deşik edemezdi.

Ellerim geniş bedeninde, ben kucağında küçücük kalmışken kokusunu derin soluklarla içime çektim. Ayların sonu kışı andıran bir bahara çıkmıştık. Bu bahar bize iyi gelecekti, umudum hiç bitmiyor biri tükenmeden diğeri yeşeriyordu. Yeşermek demişken; o bahçe bu yaz yeşillere doyacaktı ve yine eminim ki biz o yeşillerde bol kahkahalarla geçmişi unutup hep birlikte olacaktık.

Herkesin hayatında bazı dönüm noktaları, kırılma anları vardır. Her zaman olması gereken fakat çoğu an büyük bir çıkmaz diye düşünüp bittiğini sandığımız zamanlar. Aslında doğru olan, doğru yerde yanlışa meyilli duran. Meğer biz de bu son kavgada son kırılma anımızı yaşamışız. Yani, daha çok milad da diyebilirim. Her şeyin şeffaflaştığına ulaştığım o derin nokta eminim Serdar için de fazla değerliydi. Benim için artık kavgalardan kalan kırıklar da önemli değil, Serdar’ da var olan bu önemli kıvrımları öğrenmem yetmişti.

Bugün Serdar’ a ait çok başka şeyler öğrendim. Annesinden babasına, aile içi sorunlarına ve bir teröristin boynunu kesip doğradığını görecek kadar derine indim. Tüm bunlarla korkmam mı gerekiyordu, ondan cani diye kaçmam mı gerekiyordu bilmiyorum. Tek bildiğim onlara katil olan eller bana her zaman şefkati getirmişti ve ben bunun aksi yönde ilerleyeceğine hiç ihtimal vermiyordum.
Tamam gördüklerim beni hayli etkilemişti ama Serdar bir askerdi, dağda çiçek toplamadığını biliyordum.

Görebiliyordum kendini sevmiyordu. Kendini sevmeden de benim onu sevebileceğime inanması imkansızdı. Tüm bunlar normal bir insanın psikolojisini altüste edecek derinlikle yaralardı. Serdar’ ın ister istemez etkilendiğine de emindim ama birlikte atlatacağımız konusunda da hiç şüphem yoktu.

Yaraları aynı olan insanlar birbirlerini gözlerinden tanırmış. Tanıdım onu.

Her şey ortaya serilmeden değişmeye çalışsa da kendini bana açmadığı sürece yapamazdı. İçinde var olan yara mı denir acı mı denir her neyse onu bir mengene misali sarmışken attığı her adım ona bunları sunardı çünkü. Bana tam gelemezdi, ben gidemezdim derken biz evlensek de aramızdaki o derin duvarı asla aşamazdık. Şimdi aşmıştık, bizi gölgede bırakan ne varsa biliyorduk ve ben eminim ki artık her şey çok daha başka ilerleyecekti.

Üzerimde çözülen ellerini geri çekerek beni de bir nevi kendinden uzaklaştırdı. Dikleştim ve merakla bir ses, bir tepki bekleyen bakışlarım onu buldu.

Elbette beklediğim bu değildi ama hüzünlü bir bakış, hafif çatılmış kaşları derken sindirilmeyen bir hisle kelimeler dudaklarından bir bir döküldü. “Ben seni üzerim Hazan. Kal diyemiyorum çok üzerim.” Ne? Yani, hayır üzmezsin diyemem ama zamanla hallederiz. Artık her şeyi biliyoruz, biz herkes gibi tartışırız ama sen beni öyle üzmezsin. Ben artık senin içini biliyorum Serdar üzmezsin.
Ne oldu şimdi? Ne oldu başta gitme dedi, sonra ne düşündü de şimdi onu bu düşünce git demeye itti?

Gözlerim aniden doldu. Yüzümdeki şaşkın hayal kırıklığını saklayamadım, öyle ki çatallayan sesime de yansıdı bu. “Gideyim mi?” Ellerim ondan indi ve yüzüm ait olduğu suretteyken başımdan aşağıya kaynar sular döküldü.

Öyle bir bakıyordu ki sanki sondu. Teklemeden “Git.” Dedi.
Git…
Git ne demek? Hayatından çıkıp gideyim yani, gideyim ve boşanalım öyle mi? Bana zarar verecekmiş gideyim, öyle mi?
Sözü bir kurşun misali bedenimi delip geçerken sanki ruhum arşa çıkıp tüylerimi diken diken ederek yok oldu. Bu sarmalda onun git deyişi benim ciğerimi yaktı da durduramadım. Böyle dip dibe, kucağındaydım git diyordu bu mümkün mü?

Halim onda, önündeydim beni görüyordu ve kararlı gözleri hüzne boğulsa da git diyordu. O da üzgündü ama git dedi.
Gideyim mi?
Dudaklarım aralandı, göz yaşlarım akmak üzere toplanırken bunu görmesini istemedim. Önce bakışlarımı kaçırdım, sonra ona tutunmadan kucağından yere indim. Sanki bulutların üzerinden zemine çakıldım.
Git diyordu.
Bitti diyordu.
Her şeyi bitirmek için mi anlatmıştı?
Serdar tüm bunlarla beni yavru bir köpeği kapıya koyar gibi terk mi ediyordu?
Kimsesiz kalır gibi mi oluyordum ben şimdi? Herkes gibi o da mı gidiyordu?
Git diyordu. Ben demiyordum o diyordu. Gitmemi söylüyordu bunu bana nasıl söylerdi?

Sağ gözümden süzülen ilk damlayla balkondan çıkıp odaya geçtim, ardı hızla geldi. Ellerim bir kriz sonrası ne yapacağını bilmeyen hastalar gibi bedenime gitti, gitmeliydim. Yaş dolu gözlerimle eşyalarımı aradım ama yalnızca telefonum vardı. Telefonumu aldım, odaya şöyle bir göz atıp göz yaşlarımı elimin tersiyle sile sile kapıya ilerledim.

Odadan çıktım, uzun merdivenlere geçip bir bir inmeye başladım. Göz yaşlarım sicim gibi akıyor, dudağım derin bir hıçkırık için titriyor, ayaklarım üşüyordu. Telefonumu bağrıma koydum. Gidecektim üzerimde hiçbir şey yok, aklım yok, cesaretim yok, duygum yok, kimsem yok sadece içli içli ağlıyordum. Ayağımda çorap yok, üzerimde hırka yok, dağılmış saçlarımda toka yok, yanımda para yok, yürürdüm. Neyim var ki?

Merdivenleri yavaş ama bir o kadar da aceleci tavırla inip çelik kapıya yöneldim. Ayakkabılarımı buldum, aldım ama git demişti dışarda giyecektim. Hem göz yaşlarım öyle bir akıyordu ki yönünü göremiyordum. Telefonumu titreyen parmaklarımın arasında düşürmemek için sıkıca tutarken burnumu çeke çeke diğer elimle de zar zor kapı kulpunu tuttum.

“Hazan.”

Adımı duydum, umursamadım. Peşinden gelen hızlı adım sesiyle kulpu indirip soğuk havayla karşılaştığım an yüzüme bir kar tanesi kondu ve boynumu süpüren hava sıkışan can evimi alev alev yaktı.

Adımı yeniledi, onu duydum ama dönmek o kadar kırık hissettirdi ki sanki yokmuş gibi daha şiddetli ağlamaya başladım. Git demişti, öyle virane gidiyordum ki anlattıklarıyla yüreğimi öyle bir hale getirmişti ki çıktıktan sonra ne yana savrulacağımı bilemiyordum. Çıkmak için kapıyı iyice açtım, açtığım yerden sertçe ittirilerek kapandı.

Bana dokundu. Elini kolumda hissettim sonra karnıma gitti ve hızla beni kendine çevirmesiyle sıkı sıkıya tuttuğum ayakkabılarım istemsizce yere düştü.
Çok hızlıydı, yalnızca bir anlık. Göğsüme çarpan yüzümü eliyle orada tuttu, kokusu bana git deyişiyle içimde döne döne yere serildi. Bana git deyip peşimden gelmişti, gitmemem için sıkıca sarılmıştı ve öpüyordu. Şiddetlenen hıçkırıklarımın arasında perişan sesini duydum. “Gitme.” Titrek nefesi tenimi sıyırdı.

Sesinden sonraki soluğu, yeniden “Gitme.” Diye mırıldanınca bir aksilik olduğunu fark ettim ama ağlamaktan ne olduğuna bakamıyordum. Bacaklarımın titreyişi feryadıma karıştı, yere savrulan ayakkabılarım ve telefonum gibi ben de düşeceğimi hissettim ama öyle sıkı tutuyordu ki bu mümkün değildi.

Hareketlendi, kalçalarımdan kavrayıp beni kucağına alırken kırılmış, çok kırılmış bir çocuk gibi kollarımı ona doladım ve hıçkırarak dudak büktüm. “Git dedin ama sen. Sen git dedin bana, istemedin beni.” Kollarını sıkılaştırıp başını iki yana salladı. “Gitme.” Ağlıyordu, fark etmem bende şok etkisi yaratırken bir an öyle bir durdum ki nefes bile almadım.
Serdar ağlıyor muydu?

Başımı kendinden sabit tuttu, kıpırdamama müsaade etmeden sayıklar gibi yeniledi. “Gitme.” Salona döndü ve beni öpe öpe adımları o tarafa ilerledi. Koltuğa oturduğunda başlarımız boyunlarımızda, kollarımız birbirimizde, ben yeniden onun kucağında. “Çok özledim.” Diyerek boynunu öptüm. Aylar, haftalar değil, meğer onu tanıdığım günden beri hasretmişim ben Serdar’ a.

“Geberdim Hazan. Allah belamı versin geberdim.” Hala ağlıyor, sözleri yaşlara karışıyor ve o ketum sesi ilk defa asi ama yaralı bir çocuk gibi çırpınıyordu. Beni kendine mıhlar gibi kattı, sıkıca öptü sanki bu zamana kadar hiç sevememişti. “Ölürüm lan sen gidersen.” Biliyorum sevgilim, biliyorum.

Sözleriyle daha da hıçkırdım, hıçkırışımla yanağımda bir buse belirdi. “Ağlama kurban olurum, ağlama.” Tek eli yüzüme gitti, göz yaşlarıma dokunup öptü. O bile ağlamışken, Serdar’ ın gözlerini bile o şekilde görmüşken ben nasıl ağlamadan durabilirdim ki?
“Sen de ağlama.” Diyerek geri çekildim ve yüzünü avuçlarıma aldım. Yeniden göz gözeydik, gözleri dolu doldu, “Gitme.” Derken boğazındaki yumruyu anlayabiliyordun. Alnımı öptü. “Gitme Hazan.” Gitmeyeceğim, başımı salladım. Sen git demediğin sürece ben senden de bizden de gitmeyeceğim.

Ellerimi yan yana avuçlayıp dudaklarına örttü, defalarca öptü ve sonra çenesine dayayıp gözlerini kapattı. Derin solukları tenime çarpıyor, tüm bedeni ihtişamla bende tamamlanıyor ve göz yaşlarının izi içime siniyordu. Alnımı başına yasladım. O öyle, ben böyle sanki büyük bir savaştan çıkmış ve nihayetinde büyük yaralar alıp galip gelmiştik. Öyle yorgun, öyle birbirimize muhtaçtık ki göz yaşlarım asla usul usul dinmiyor, yüreğim onunla bütünleşse de yorgun düşen dizlerim sızım sızım sızlıyordu.

Canım sevgilim, yüreğinde olup biteni hiç bilemedim. Sen beni bildin, ben seni bilemedim.
Kendini bu denli sevmediğini bilseydim sana bunu öğretirdim, bana örettiğin gibi. Bunu bilseydim o gün o adama öyle bakmazdım, bunu bilseydim gözlerimi gözlerinden, elimi yüreğinden bir an olsun almazdım.

Sabahları başka olurduk, öğleden sonra uzun uzun konuşur günü geceye katardık. Bunu bilseydim sen bu kadar kırılmaz kendinden de vaz geçmezdin.
Canım sevgilim… Ben şimdi senin bana baba olduğun gibi sana anne olacağım. Bize vermedikleri hayatın en güzelini birlikte yaşayacağız, bir ömür o tebessüm bizim aramızda gezecek.

Seni anlayacağım.

Belki kaybettiğin kim varsa geri gelmeyecek ama ben de senden hiç gitmeyeceğim. Sen Hamza’ yı unutmayacaksın ben senin yanındaki varlığımı hep ilk günkü gibi koruyacağım. Sen üzüleceksin, benim ellerim şu anki gibi senin avuçlarında, başım koynunda olacak. Olmaz ama olur da şu kırık kalbin bir çocuğu andırır mağrurlukta acırsa eğer ellerim yüzünde, başım bana küsen sırtında..

Onu izlemek, ellerimi defalarca öptüğünü görmek, dudaklarını avuçlarımda hissetmek bambaşka bir haldi. İçi yüreğinden taşıyordu da ayaklarıma kapanıyordu sanki. Ki kapanırdı da, hiçbir farkı yoktu. Şu göz yaşları bana her şeyi anlatıyordu.

Ellerime inen buseler son bulduğunda başını arkaya atıp derin bir nefesle uzun uzun yüzüme baktı. Sureti, hiç bu kadar özel olmazken aynı mağrurluk bende, ben onda. Uzun uzun onu izlemek içimi ısıtan sıcak bir su dalgası gibi denize vuruyordu. Beni okşuyor, dalgalar kalbime ilişiyordu.

Ellerimiz kucağımızda buluştu, o uzun bakışmamızın arasında sağ eli yüzüme ulaştı, gözlerimin içine bakıp yüzümü izlerken yanağımı defalarca okşadı ve onun dudakları bizim için aralandı. “Bu anı o kadar çok bekledim ki…” Görevdeyken, gözlerim yeniden doldu ama bu defa yukarıya doğru bakıp içimdeki tüm hüzünlü şarkıları bükülen dudağımla susturmaya çalıştım.
Ben de.
Ben de çok özledim, çok bekledim sevgilim.

Alt dudağımı ısırıp gözlerimden süzülen yaşlarla yeniden ona döndüm. Söyleyecek çok şeyim vardı ama susmaktan öteye gidemiyordum. Böyle, o zaten beni anlıyordu da içim içimden taşıyordu.

Dayanamayıp yüzüne hareketlendim ve dudağımı şakaklarına bastırıp kollarımı boynuna doladım. Dudaklarıyla yüzümü sevdi, mırıltıyla karşılık verdi. “Gidelim mi birkaç gün bir yerlere?” Başımı salladım. Sadece ikimiz, uzun ve bitmeyen saatler.. Tek ihtiyacımız buydu, bize iyi gelecek daha iyi bir şey düşünemiyordun.

“Gidelim Serdar.” Kokusunu içime çektim. “Gidelim sevgilim.” Ve sırtımı sevdi elleri, koca heybeti beni sararken yavaşça ayaklanıp bacaklarımı beline sarmamı sağladı. Sessizlik bizi yeniden üst kata çıkarttı. Aynı balkon, aynı koltuk, aynı manzara. Az evvel bir başıma ağlaya ağlaya çıktığım bu balkona bu defa onun kucağında her şeyi çözmüş girdim.

Eski yerimizi aldık, o hemen bir karış yanımızdaki ufak camı açtı ve kenardan üzerimize yağan karlar saçlarımıza bulaştı. Ufak bedenimi kocaman bedeniyle soğuktan korur gibi sıkıca sardı, alnıma giden dudaklarıyla da “Ateşin var biraz.” Diyerek beni bağrına yatırdı. “Düşmezse duşa gireriz.” Başımı salladım.

Parmakları saçlarıma girdi. Diplerini okşadı, öptü, sevdi, varla yok arası yavrum diye mırıldandı ve sonra hiç konuşmadık. Biz konuşmadık, birbirimize aşina oluşumuzla bugün çok konuştuk çokça yorulduk şimdi hiç konuşmadan anlaşıp biraz dinlenelim dedik.
Elim kolum onda, ayların yorgunluğu beyaza karışan kış vakti bir sona yenilmişti. Başımı yasladığım bu koca adam benimle bir ömür kalacaktı, bu inançla ona dolu dolu sokulup defalarca sakalları çıkmaya başlamış yüzünü, boynunu öptüm. Bize bulaşan karlar sonunda burnumun ucuna kondu, eridi ve eridiği yerde her an beni izleyen Serdar’ ın dudakları bitti….

💎

Yorumlar

Paragraf aralarına bırakılan yorumlar da burada toplu görünür. Spoiler içeren yorumlarda “Spoiler içeriyor” kutusunu işaretle. Yorumlarda bağlantı ve reklam paylaşımı yasaktır. Yorum kurallarını oku.

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 266

Ay bunuda atlattık hepimiz derin bir nefes alıp sakinleşelim

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 250

yavrularım kıyamam size

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 248

Serdar'ı ilk kez bu halde gördüğümüz an yüreğime her seferinde hancer saplıyor sanki

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 240

Seni kendinden böyle koruyabileceğini düşünüyor

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 232
IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 219

Pıçkuruları

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 99

Diğerlerini izleme diyeceğim ama izleyeceksin Allah belalarını versin ya soyları kuruyup geberip yok olsunlar

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 62

Deliler ya

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 41

Akıllı kızım be

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 14

Bir anlatsa omuzlarındaki yükleri ah bir anlatsa

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı

Bu kitapta bir sürü kırılma noktası okudu en acı vericisi buydu galiba hazan'dan sonra

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 266

Hadi bakalım biraz sakinleşelim

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 265

Gireriz kociş

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 263

Aynen ya bir baş başa kalın kendinize izole edin birazcık

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 255

Artık daha iyi olacak her şey

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 253

Oh be ikisi de rahatladı

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 252

Gördük...

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 250

Kıyamam yaa ilisdeb çok yorgun

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 248

Bu sahneyi her okuduğumda aşırı duygulanıyorum Serdar ona muhtaç hali beni aşırı üzüyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 248

Bak beni ağlatmaya hakkınız yok tamam mı

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 241

Bu an Hazan'ın serdar'a bütün geçmişini anlatıp gitmek istediği an gibi hissettiriyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 240

Abi ağlicam ya

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 233

İşte mantıklı düşünebilen bir kadın

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 227

Ya ölürüm size ya

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 220

Allah böylelerinin belasını versin

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 219

Orospucocuklari

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 212

Yavaş yavaş halledeceğiz hepsini

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 206

Hadi ya barışın yerim sizi

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 203

Bizi hayatı olarak görüyor O yüzden değil mi zaten intihar edecek olması

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 198

Hayır bir de kendine bakmadan bize neler neler dedi anasını satayım

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 194

Bize de onun gibi sarmak düşer

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 192

En iyisi bu şekilde olduğu zaman

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 182

Abi ne hazanın ne de serdar'ın geçmişi hiç güzel değil yazık ya

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 180

Serdar'ın güvensizliği buradan mı geliyor o zaman

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 167

Ya adam seni varya içime sokasım geliyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 160

Rezillik diz boyu

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 154

Bak yine aklıma geldi bizi o***** dedi

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 152

Serdarim

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 149

Öyle deme hazaın anlayacaksın

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 138

Abi kıyamam hazana ya böyle onlar da bebek gibi oluyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 124

Az bile yaptı onları la ama biz görmeseydik iyiydi

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 119

Ya Hazan Serdar sana öyle bir şey yapar mı kızım

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 116

O his çok kötü ya

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 115

Ay tüylerim diken diken oldu

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 113

izleme

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 108

Abi yazık ya kıyamam

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 106

Bazı şeyleri çok net açıklıyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 102

Rüyana girecek

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 101

Ay Hazan izleme Allah kahretmesin ben bu sahneyi unutmuşum

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 88

Tam da orası gibi

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 85

Aferin kız kocanı tanıyorsun

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 69

Dakikalarla bir ömrü kazandın Hazan

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 266
sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 252

Ayyy serdarrrrr

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 250

Off ya of of of offff

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 62

He kank aynen

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 38

Neden değildi

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 18

Akilli kızumm

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 14

Ahhh serdarr ahhh

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 7

Offf

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 2

Abi en önemli bölümlerden

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 62

Syynnen

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 50

Abi haznim bu bebek halleri beni bitiriyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 38

Serdar o gün kendine degildiki

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 28

Hazm deme öyle yaa

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 14

Siyah devin yükü kendinden büyük

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 11

Ayy çok kotuuu

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 8

Abi hayır ya

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 7

Kendimi vuravakti lan

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 266

Gidin tatile yenilenin gelin

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 250

Of ya iki yaralı yürek ancak böyle birbirini bulur

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 88

Hadi bul hazo

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 63

Of ya hiç sevmiyorum bunların bu halini

Yorum için giriş yap