← Hazan Vakti

Hazan Vakti

Bölüm 80

Yazı
Satır
Parlaklık 100%

💎


Ensemde saç diplerime uzanan ışık Serdar’ ın bana dokunması kadar etkiliydi; sakin, yumuşak ve sıcak. 
Bu his beni biraz gülümsetti.
Dudağım şekillenirken arkamdan vuran akşam güneşi önümdeki duvara gölgemi iliştiriyordu. Uzun ince parmaklarımın, yüzüğümün, bir tutam saçımın ve burnumun yansıması çok hoştu. Parmaklarıma o tutam saçı doladım, bir şölenin ortasındaymışım gibi kıvıra kıvıra şekillendirdim.


Serdar’ ın da söylediği gibi çok güzel kokuyorlardı. Onlar etrafımda savruldukça, parmaklarımla tenimde hareket ettirdikçe burnuma esiyordu kokusu. Serdar sürekli saçlarımı koklamakta haklıydı, bu kokunun dinlendirici bir hissi vardı.


Hareketlerimi sayesinde daimi değiştirdiğim gölgem tarafımca hoş, naif ve izlenilesi duruyordu. Hoşuma gittiğinden bu anı kendim için sayısızca tekrarladım, parmaklarım dakikalarca saçlarıma dolandı, saçlarım omuzlarımın arasında gezdi durdu. Kendime bir süre poz verdim diyebilirim, sadece tüm bunları çekmedim.

Onlarla oynanmasını seviyordum fakat kendi elim bende aman aman güzel bir hisse sebep olmuyordu. Bir başkası, özellikle Serdar’ ın eli. Hatta sadece Serdar tüm anların en güzeliydi.

Başımı arkaya yasladım, duvar çok da rahat değildi ama bulunduğum cam kenarını seviyordum. Tabi normalde başımı yasladığım bu sert duvar değil Serdar’ ın göğsü oluyordu.


Uzun uzun gölgemde belli olan fiziğimi süzdüm, uzanana parmaklarımla kendime çeki düzen verirken bir başka hissediyordum.
Garip.
Garip bir delilik.
Az ilerideki bilgisayarda şirinler açık, yanımda az evvel bitirdiğim kahvemin kupası ve içinde yarısı kırılıp yenmiş çikolatam. Gözlerimi mavi ekrana yavaşça devirip yumdum. Ev sıcaktı, huzurum da yerindeyken ya yerimde duramıyordum ya da sürekli bu haldeydim.

Rize’ de bir dağ evinde olduğumuzdan da zaten yapılacak çok az şey vardı. Dışarıya çıkamıyorduk, onunla birlikte bir çok madde elenirken geriye sadece yatmak, film izlemek ve sevişmek kalıyordu.
Biz de hepsinin tamam ama özellikle içlerinden birinin hakkını hayli veriyorduk.

Haylazca tebessüm ettim.
Bu, yalnızca benim düşüneceğim bir edepsizlik değildi…

Gözlerimin ardında tüm dünyadan soyutlanmış bir huzur. Duş almışım ve üzerimde yeni pijamalarım. Saçlarım mis gibi, nemlendirdiğim cildim yumuşacık, kalbim pır pır… Kapının açılma sesiyle geldiğini anladım fakat ona gözlerimi aralamak yerine saçımla oynamaya devam edip usulca gülümsedim. Karşıki duvarda gölgemi gördüğüne emindim. Gölgemi gördüğüne, bana beni izleye izleye adımladığına ve bunu yaparken kaşlarını çatarak gülümsediğine.


“Ne yapıyorsun?” Sözleriyle birkaç saniye sonra önümde diz çöktü, oysa ne yaptığımı görüyordu. Bukleme dolanan parmağım durdu ama halim yitmedi. Onun yerine başımı usulca sağa hareketlendirdim. “Uyuyorum.” Haliyle biraz uykusuzdum.


Gülümseyişini nefesinden anladım. Sıcak eli yüzüme çıktı, “Nasıl uyuduğunu biliyor musun ki?” Bilmem, nereden bilebilirim ki? Kaşlarımı “I-ı?” Diye çatar gibi oldum. Sanırım tarif edecekti, baş parmağı alt dudağımın üzerine indi ve onu yavaşça aşağıya çekip bıraktı. “Böyle.”

Uyurken alt dudağımı sarkıtıyordum, öyle mi? Hep mi? Şaşırmıştım, bu şaşkınlık beni ona doğru harekete geçirecekti ki yüzüme inen sureti, dudaklarıma kapanan dudaklarıyla buklemi bırakıp elimi bir karşılık olarak usulca yüzüne koydum.

Serdar…

Kıpırdanan tenlerimiz onun için hareketlenen dudaklarımla birbiriyle buluşmuştu. Beklemiyordum, böyle istediğinde beni öpüp sevmesine hala alıştığım söylenemezdi ama yine de… Heyecan gibi bazı şeyler hoşuma gidiyordu.

Dudakları beni kendime hapsetmiş, sakin hamleleriyle etimi içine çekiyordu. Dilinin dilime örttüğü anlarda kendimi ona daha da açıp dudaklarını telaşsızca, tadına vara vara emdim.

Serdar’ la öpüşmek benim için çok tarifsiz bir histi. Sanırım bu yüzden de nerede ne olursa olsun, ben ona hep susamış olacaktım. Dili beni keşfe çıkarken de, dudakları dudaklarımı sararken de…

Alt dudağımı emerek geri çekildi ve yavaşça yanıma oturdu. Elini kalçama, oradan belime doğru uzattı. “Gel bakalım.” Eski yerimden söz ediyordu. Dizine oturdum, bedenimi ona çevirip usulca kucağına kıvrıldım. “Nerede kaldın? Mayıştım burada.”


Hesap sormuyordum, sırtımı sıvazlarken mırıldanır sesime derin bir iç çekti. “Biraz uzun sürdü farkındayım. Azat’ la konuşurken Vural aradı ona döndüm.” Başımı salladım, merak etmiyordum  Serdar’ ın işlerini hiçbir zaman tam olarak merak da etmedim bilmem gereken bir şey olduğunda o bana söylüyordu zaten.


“Acıktın mı?” Başımı iki yana salladım, bağrındaki açıklık uslu bir kadın olmam konusunda hayli etkiliydi. “Kahve içtik ya, sanırım ondan.” Elimi bağrına koydum. “Sen aç mısın?” Onun için bir şeyler hazırlayabilirdim, bunu istiyordum. “Hayır yavrum.” Ama sözleri bunun aksiydi.


O zaman biraz daha film izleyebilirdik. Kucağımdaki halimi bozmadan bakışlarımı ayak ucumuzda duran bilgisayara çevirdim, “Sesini açsana.” Onunla yanabilirdim, yanacağımız konusunda hiç bir eminliğim yoktu ben Serdar’ la başka şeyler yapabilirdim. Bu her neyse; hiç önemli değil onunla olayım yeterdi.


Birden ayaklarıma doğru hareketlenince daldığım ekrandan bakışlarımı ona çevirdim. Sağ ayağımı kavradı, parmaklarımı. “Ayakların üşümüş senin.” Ev sıcacıktı, ayaklarımın üşümesinin bununla hiçbir ilgisi yoktu. Mütemadiyen ellerim ve bedenim sıcacıkken ayaklarım buz gibi olurdu, uyurken genelde bu yüzden çorap giyerdim.


Dudaklarımı büktüm. “Biliyorum ısınır şimdi.” Ayağımı bırakmadan eğildiği yerde bana döndü. “Olmaz öyle.” sıkıp bırakarak okşadı, sonra doğruldu. “Hasta olursun.” Kalkacaktı, hamlesinden anlayıp kolunu tuttum. “Serdar kalkma tamam, hırkamı örteyim dur.” Gitmesini istemiyordum, yanımda duran koyunlu hırkama uzanıp kendime örtmeye başlayınca yardım etti, örtünce de soludu. “Kendine çeksene dizlerini.” Dizlerimi büktüm, bu ona bir yandan daha da yanaşmamı sağlarken diğer yandan ayaklarımı avuçlamasına yardımcı olmuştu.


Sıcacık eli ayaklarımı buldu ve beni diğer koluyla sarıp bir bebeği korur gibi himayesine aldı. Başımı arkaya atıp kıkırdadığımda sesim kahkahaya yanaşmıştı “Serdaaar.”

Alnıma inen dudaklar, “Yavrum?” Buğulu bir ses… Onu uzun uzun izleyebilirdim. Bu her biri bir ötekinin aynı günlerimiz, tarifi zor ama yine aynı kapıya çıkan aşkımız, heyecanımız ve sakin huzurumuz..


“Çok seviyorsun beni.” Üşütmemi istemeyecek, bu yüzden ufak ayaklarımı avuçlarına alacak kadar çok. Başını salladı, “Çok seviyorum seni.” Buğulu gözleri sözlerinin esaretinden kurtulmuş kendini bana sır gibi indiriyordu sanki. Öyle bir diyordu ki içimin aktığı her yol derin bir tufana açılıyordu.


Uzanıp yüzünü kavradım, sakalları elime değdi. “Ben de çok seviyorum seni.” Sesim biraz kısıldı, ısrarla bende diyen çocuklar gibiydim, usulca yaklaşıp dudağının kenarını öptüm.


Tüm bu hislerimin yanı sıra ona dokunuyor olmak, daha doğrusu dokunabiliyor olmak beni çok başka heyecanlandırıyordu. Kimsenin dokunmayı geçtim bakamadığı adam benim kocamdı, üstelik ona dokunayım diye can attığına da emindim.



Buğulu bakışlar eşliğinde sakince önüme dönemin ardından tüm dikkatimi şirinlerin ormanda çalı çırpı toplayışına verdim. Duş almışım, temiz pijamalarımı giyip güzel bir kahvaltı yapmışım ve ardından kocamla ıssız bir dağ evinde çizgi film izlemeye koyulmuşum; durum tam olarak bu.


Bekar zamanlarımda, Serdar’ dan evvel hayalini kurduğum bir şey değildi bu. Öyle ki, sanırım o kadar imkansız ve gereksiz geliyordu ki aklım böyle anlarla hiç dolmamış.

Ben hiç birini delice sevmek istememişim ki.

Tembel şirin dudakları arasındaki papatyayla bir sedirde uzanırken ekranda beliren sakar şirine gülümsedim. Her halleri benin için hala çok tatlıydı, o köy benim için hala masal diyarlarının en güzeliydi.

Eskiden de çok sever, televizyonu boş bulduğum vakitler uzun uzun izlerdim. Doyana kadar izledim diyemem, o anlar çoğu zaman sancılı geçerdi ama onları benimseyecek kadar sevmiştim işte.

Sırtımın yaslı olduğu beden tıpkı elleri gibi sıcacıktı. Boşta kalan elini karnımın üzerinden geçirip beni kendine daha da yasladığında buna müsaade ettim. Onun da izlediğine emindim, sadece konforumu düşünüyordu.



Bir ormandaydık şimdi de, etrafta diğer şirinler vardı. Mantarlar, yeşillik arasında sıralı ağaçlar, minik su birikintileri ve kelebekler. Derken bu ihtişamın yanı sıra öfkeli şirin elindeki odunları hiddetle yere savurunca kıkırdadım, “Serdar bak bu sen.” Öfkeli şirinin de kaşları her an çatık, elleri kolları birbirine bağlı, avaz avaz bağırırken etrafa attığı bakışlar fazla tanıdıktı.


Serdar’ ın yüzünü göremiyordum ama tek kaşının havalandığına ve öylece bana baktığına emindim. Bu halimi daha emin bir tavırla “Aynısın işteee.” Diye sürdürdüm. Hala aynı hali, o kadar haklıydım ki sadece buradan dahi kendime onay verirdim.


Değişen ekranda kendimden emin bir kıkırdamayla devam ettim. “Şirin baba başkan.” Biraz durdum, işaret parmağım kararsızca dudağıma gitti. “Ya da deden.” Şirinler eğleniyor Serdar beni dinlemeye devam ediyordu, gözlerimi ekrana kısarak biraz daha gülümsedim. “Sena şirine, Azat usta şirin.” Yavaş yavaş herkese bir şey buluyordum, “Tembel şirin Tuğrul, şakacı da olur. Emir güçlü şirin.” Düşündüm, şirinlerin adı aklıma gelmiyordu bir anlık duraksadığımda Serdar sakin solukla “Sen?” Dedi.


Bu beni duraksattı, bilinmezlikle dudak büktüm “Ben?” Belki Serdar biliyordur, kıpırdanarak ona  döndüm beni de o seçsin. “Ben hangisiyim?” Başımı yana hafif eğmiş, sakinliğimle ona benim için çok önemli bir şeyi soruyordum sanki.

Göz göze gelince dudakları bir tebessümle şekillenmişti. Yanağımı kavrayıp usulca sevdi, “Üzgünüm, ben senin yerine birini koyamıyorum.” Serdar…
Bunu söylerken kendinden de kurduğu cümleden de öylesine emin görünüyordu ki bu konu hakkında üzerine bir şey diyemedim. “Been.” Diye soludum keyifle uzata uzata.
Sonra başımı bir hevesle diğer yana eğdim. “Somurtkan şirin.”


Bu onu yapma der gibi gülümsetmişti. Çatılan kaşları arasında ifadesini izlemek yüzümdeki gülüşü genişletirken aklından geçeni dile döktü. “Sanmıyorum.” Evet evet öyle, her an asık suratlı halime bakarsak başka bir şey değildim.

Omuz silktim. “E öyle.” İnkar etti, “Değil.” Geriye ne kalıyordu ki? “Ne o zaman?” Öfkeli şirin de olabilirdim ama o Serdar’ dı, kocamla aynı şirin olamıyordum değil mi?

Başını arkaya yasladı, eli yüzümde sart parmağı tenimi okşadı durdu. “Var mı böyle güzel, süsüne düşkün ama deli bir şey?” Beni tarif ediyordu, kahkahamı tutamadım, başımı omzuna eğip tüm odayı sesimle buluşturdum. “Serdaar.” Şirine vardı ama o Sena’ ydı, Sena kadar naifti. Üstelik beni böyle görmesi içimi keyiflendirmişti.


Başımı nazlı nazlı “Yok.” Diye kaldırdım, nasıl keyifliydi içim aktı gözlerine. “O sadece-” Cümlem onunkiyle bölümdü, “Bana özel.” Deyişine uslu uslu başımı sallayıp ona sarıldım. “Hıhı.”

Süsüne düşkün,
Süsüme düşkün güzel… Serdar’ dan böyle yumuşak kelimeler duymak o kadar aksi, o kadar garipti ki acaba benim için başka ne diyebilir diye içim içimde döndü durdu. Geçen de bakımımdan bahsetmişti, beni hayli çözüyordu, her ne yapıyorsam izliyordu demek ki.
Hoşuma gitmedi değil, sürekli ne yapmakta olduğuma bakması değerli hissettiriyordu.


Kollarım boynunda, nereye kıvrılsam ne yana gitsem sanki hayat bu yönde akıyordu. Hele ensemle boynumun arasına bir çiğ damlası misali indirdiği dudakları, bir yabaninin mevsimine yenilmesi gibiydi. İki eli elleri kadar olan sırtımı aşağı yukarı sıvazlarken yanağımı öpmesiyle oturuşumu düzelttim.


Yeniden çizgi film izliyordum, her şeyin de farkındaydım ilgimi üzerinden çekmemiştim elim kolum onda, keyifle arkama yaslıydım. Bir an aklıma gelenle fısıldadım, “Sen yokken annemi aradım bende, selam söyledi.” Başını salladı, saçlarımı okşamaya başladı.

Urfa’ da her şey normalmiş, annemin konuşmasına bakarsak da Sena ve Azat’ ı kimse bilmiyordu. Sanırım Sena bir süre daha bu ilişkiyi saklama taraftarıydı. Onu tanıyordum, kendinden emin olmadığı sürece hiç bir şeyi açığa vurmazdı.


Tahminen karakteri gereği Azat’ dan ne zaman sıkılacağına, ya da sıkılacak mı ona bakıyordu. Benim için bu konu tam bir muammaydı, Sena’ yı kestiremiyordum ama mutlu olmasını ondan çok istiyordum.



Çizgi film çok güzeldi, geçen keyifli dakikalar arasında bildirim sesiyle ekranı yanan telefona baktığımda saat üçü yirmi geçiyordu. Henüz bir şeyler hazırlamak için erkendi, bu akşam yemeği ben hazırlayacaktım ama ön hazırlıgı yaptığım için rahattım, sadece birleştirip pişirecektim.


Şirine rengarenk çiçekleri toplarken ona eşlik eden güçlü şirinle konuşuyordu, çok da ses yapmadan dalgın dalgın mırıldandım. “Serdar en sevdiğin renk ne?” Bir an durdu, derin bir nefes aldı ve bedenimiz bununla hareketlendi.

Göğüslerimin altından belime sardığı eliyle etimi okşadı, manidar bir sesle “Pembe.” Deyince önce anlayamadım, hemen sonra kaşlarımı çatıp dirseğimle böğrüne doğru vurdum. “Sen arsızlaşıyorsun hemen, dön de gargameli izle.” Ben adamı tanımaya çalışıyorum onun aklı daimi olarak bel altı çalışıyor. Tamam biliyorum seviyor güzel de seviyor ama yeri değil ki. Sessiz bir mırıltıyla devam ettim. “Azman.”

Bu defa sesle gülen ben değil Serdar’ dı. Yükselen sesiyle yerinde doğruldu “Ne!” Öyle, omuz silktim. “Ay birde şaşırıyorsun Serdar.”


Eğilip şakağımı öptü, başım bununla sarsıldı. “Karımı seviyorum.” Dişlerini sıka sıka kurduğu cümle beninde mest etmişti. Eğildiği yerde bana baktı, kirpiklerimi izledi. “İçine giriyorum ama hala şu ufak temaslarının, duruşunun, bakışının hastasıyım işte.” Gözlerimi yumarak iç çektim. “Kabul ediyorum ben de..” Ona döndüm, elim çenesine gidince duruşunu benim için düzeltip ikimiz için bir yer açtı. Oturduğum yerde ona dönmek şimdi daha kolaydı tabi.


Sözlerim gözlerine aktı, “Doyamıyorum sana. Sana sarılmaya da öpmeye de. Böyle hiç yanından ayrılmak istemiyorum ne olacağız biz Serdar?” Siyah sakalları parmaklarımın arasına değiyor, onları sıvazlıyordum ama asıl içim, her şeyim ona kapılıyordu.
İkimiz de cinsellik değil daha başka bir olaydan söz ediyorduk. Bunun bilincindeydik, değerimiz bizi aynı evrende baş göz ediyordu.


Parmaklarımı kavradı, ilk iki parmağımı dolgun dudaklarına değdirdi. “Yanımdan ayrılmayacaksın zaten yavrum. Hiçbir yere yollamıyorum seni.” Lütfen, beni böyle yanından ayırmayışı ne hoştu, o da bir yere gitmiyordu.


Birden aklıma bir şey geldi “Bir saniye, annemlere falan da mı? Kalamaz mıyım?” Arada gidip kalmak isterim, şu sıra değil ama ileride elbette. Tabi Serdar kaşlarını çatıp “Neden kalacakmışsın?” Deyince bir sorun oluşturduğunu anladım ve dudak büktüm. “Bilmem.”

Ayrı kalıp onu da beni de cinsel olarak zora sokmak istemezdim, “Regl olunca giderim olmaz bir şey.” Zaten o süreçte birlikte olmuyorduk.

Söner sandım, sözlerimle alev aldı. “Asıl adet olunca gidemezsin. Nereye gidiyorsun o ağrıyla?” Yani, bilmem.

“Ama dedim ki-” Tepkilerini ölçemiyordum bu yüzden yüzüm değişiyor, affalar ve bozulmuş halimden sıyrılamıyordum. Sözümü netlikle kesince onu izlemeye devam ettim. “Hayır hayır öyle bir şey olmayacak. Göreve gidersem gidersin. Ne yapacaksın annende?” Bilmiyorum, sadece olur ya insan annesine gider hani. Gitmez mi?

Sesim kısıldı, “Ya öylesine sordum. Belki Sena’ yla falan.” Cidden tamamen öylesine. “Yok.” Deyip arkasına yaslandı, başımı iyice ona çevirdim. “İzin vermiyorsun yani başka bir yerde kalmama?”

Nasıl sinirlendiğini görebiliyordum. Bu onu kızdırmıştı ama böyle kadar karşı olduğunu ben de hiç tahmin etmeden dile getirmiştim.


“İzin vermiyorum evet. Nasıl ben seni o evde bırakıp bir yere gitmiyorsam, gece başka bir yerde kalmıyorsam sen de gitmeyeceksin.” Yani, o da gitmem diyordu şimdi. Yavaşça önüme döndüm, omzumda duran saçımı düzeltti. “Uyumam sensiz. Evinde kal neden başka yerlere gidiyorsun sen?” Henüz bunları konuşmak için erkendi belki de, yeri gelmeden daha.
Israrla hayır diyordu, belki haklıydı da ama yeri geldiğinde ya bana kıyamazdı, ya beni üzmek istemediği için kabul ederdi. Gerçi ben de can atmıyordum başka bir yerde kalmaya, umurumda değildi öfledim. “Ne bileyim ya konu öyle açıldı.”


“Tamam kapat açıldıysa.” Olur, zaten çok da hoş durmadı. Ki bu hali, tavrı, sözleriyle sanki onu en baştan yeni yeni tanıyordum.

“Peki geç gelsem eve?” Şansımı zorluyordum belki de, ama böyle ufak şeylerdr tavrını çok da merak ediyordum.


“İstediğin yere istediğin saatte gidip gelebilirsin, bunları ben gitmeden konuşmuştuk zaten. Nerdeyse ben alırım seni.” Bu hali, tam olarak bu mevzuyu çok seviyordum işte.


“Kızlarla bir yerlere gideriz belki,” Gözlerimi kapatıp başımı arkaya yasladım. “Ama sonra hep seninle yine böyle.” Her an, yaz kış demeden sadece ikimizin olduğu güzel bir tatil… Başımı arkaya attığım yerde elini açıkta kalan boynuma ve çeneme koyarak yüzüme eğildi. Tenimi sevdi, “Olur yavrum, olur.”
Eğildi ve yanağımı sıkıca öptüğünde ne olursa olsun aramızda bu konuda bir problem çıkmayacağına, çıktığında ise halledebileceğimize emin oldum.

Çünkü Serdar başka bir adamdı.
Bana zaafı olan bir adam..


Sırtımı tekrar ona yasladım. Bu defa bedenim göğsüne yan dönük, onun tüm kolları bana sarılmıştı. Uzun bacağını uzatıp bilgisayarı zeminde kaydırdı, yönünü bana çevirdiği ekranda sessiz sessiz çizgi filmimi izlemeye devam ettim; sanki yüreğim elekten geçip tüm tozlarını bertaraf etmişti.


Usta şirin rol icabı suda boğulmaya başlayınca şirin babanın da bilgisinde sakar şirini onu kurtarması için çağırdılar. Sanırım sakar şirine onları gargamelden nasıl korumaları gerektiğini göstermek istiyorlardı.

Usta şirin suda çırpınırken sakar şirin panikle koşa koşa yanına geldi, diğer şirinler etrafta saklanmış, olan biteni izliyordu. Sakar şirin ‘keşke yüzme biliyor olsaydım.’ diye hayıflanınca şirine ona kayığı alabileceğini söyledi. Sakar şirin bu defa da ‘keşke kürek çekmeyi bilseydim’ dedi


Onun bu hali bana tebessüm ettirirken saçlarımın Serdar tarafından sevilmesi de içimi mest ediyordu. Yumuşaklık, o şefkatli eller derimi okşaya okşaya hareket ediyordu. Yanağım bağrımda, eli başımda eğilip saçlarımı öptü.

Çizgi film akıp giderken gözlerim aynı zamanda kapanmaya başlamıştı. Açıyordum, inatla kapanıyordu bir süre sonra dayanamamışım gerisini hatırlamıyorum.

Bedenimin sıkıca kavrandı ve ardından Serdar derin bir iç çekti. “Hh, kurban olurum sana.” Bu defa yüzüme eğilmişti, alnımla burnumun arasını öptü, içi dolu dolu, o kaba sesiyle öyle bir söylüyordu ki çocuklar gibi gülerek uyanıyordum. “Kurban olurum sana benim güzel yavrum.”

Bir eli yüzüme çıktı, yanağımı avuçlayıp kendini bana örttü. “Sıfata bak, şu haline bak yiyeceğim seni şimdi.” Daha sıkı sardı, başını şükür eder gibi havaya kaldırdı, sonra “Seni bana verene kurban olurum.” Derken eğilip tekrar başımı sıkıca öptü. Beni ara ara bu şekilde sevmesine artık alışmıştım ama biraz uykuluydum, haliyle neye uğradığıma da şaşırıyordum bir miktar.


Uzanıp omzuna tutundum, ortam gereği biraz uyumuşum sadece. “Serdar’ ıım.” Kollarımı ona dolayıp yüzümü boynuna yerleştirdim, öptüm.

“Söyle yavrum.” Defalarca öptü, tekrar tekrar öptü tatlı tatlı dudak sarkıtmaktan ve gülümsemekten başka bir şey yapamadım.


💎



Çorbayı içindeki kepçeyi alarak kapağını kapattım. “Serdar ben anahtarlarımı düşürmüştüm ya o karda.” Bir yandan konuşuyor bir yandan da çorba kepçesini suya tutuyordum, birazdan makinayı dolduracaktım. Az ilerideki dolaptan etleri çıkartan Serdar’ a döndüm.


Başını salladı, “Buldum yavrum ben onu, evde duruyor. Gidince vereceğim yine aklımda merak etme.” Etleri tezgaha koydu, havluya uzanıp keyifle ona yanaştım. “Yaa.” Kaybolsaydı çok üzülürdüm çünkü, hem çok güzeldi hem de benim için çok değerli.

Tezgahta uzandığı etlere baktım, çekmeceden bıçak aldı. “Yine mi et yiyeceğiz?” Bu akşam et yememiştik, sadece bu akşam için onu nihayet kuru patlıcan dolmasına ikna etmiştim yanına da börekle çorba yapmıştım, ki gayet de güzel olmuşlardı. “Az çıkart bari sevgilim.” Diye devam edip yanında durmayı sürdürdüm.


Başını çevirdi, sadece bakmakla yetindi. Bakışı onun hakkında bir çok şeyi anlatıyordu ben de omuz silkip gülümseyince bu defa “Gel.” Deyip kolunun altına aldı. “Ne yapacaksın şimdi? Erken değil mi yarın için?” Yemeği yeni yemiştik hem de Serdar’ ın zoruyla baya yediğim için bu durum pek midemin kaldıracağı bir şey değildi.

Yemek görmek istemiyordum.

Büyük, koyu renkte bir parçaya uzandı, “Doğrayacağım, sonra soslayacağız bir gece dinlenecek.” Dudaklarımın arasından onu anladığımı belli ettiğim mırıldamalar çıktı.

Yine de görüntü bana pek cazip gelmediği için bir adımla vaz geçip kaçmak istedim, ellerimi iki yana kaldırdım. “Serdar ben dokunamam, çiğ kötü kokuyor birde.” Tamam pişince çok güzel oluyordu Serdar bu konuda Azat’ in da dediği kadar iyiydi ama benden buraya kadar.

Bıçağı bıraktı, elini bana uzattı. “Gel.” Hafif hafif gülümsüyordu, “Öpeyim bir tane gel.” Deyişiyle ona attığım ufak adımla temasına karışan busesi ona karşılık vermeme sebep oldu. Yanağımı öptü, sakallarının aştığı yüzü çok cazipti.


Geri çekildim, o önüne döndü ben mutfak  toplamayı bir kenara bırakıp Serdar’ ı izlemeye başladım.
Etleri ortasından ikiye bölüyordu pirzola mıydı bilmiyorum ama benziyordu. Ellerimi arkamda bağlayıp ona biraz daha yaklaştım, “Serdar elini kesme tamam mı?” Çok sert duruyordu ben asla yapamazdım. “O beyaz şeyleri atmayacak mısın?”

Evin üzerinde beyaz beyaz şeyler vardı, çok da hoş değildi. Sorum onu gülümsetti, “Yavrum yağ onlar, yağsız nasıl pişsin?” Öyle yağ mı olur?

Burun kıvırdım. “Tereyağı var, mis gibi Trabzon tereyağı. Normal yağ var, var yani.” Zeytin yağ hariç hepsine vardım ben. Tekrar bana dönüp bu defa tek kaşını havalandırınca başımı derin bir solukla konuyu geçiştirir gibi yana eğdim. “Tamam tamam.” Tamam şaka bir yana biliyordum o kadar da cahil değilim. Tabi yine de pek hoş durmuyordu.


Önüne döndü, “Kolunu çeksene izleyemiyorum.” Bu defa bakmadı, güler gibi kaşlarını çattı. “Hani kokuyordu?” Evet ama izlenilesi duruyordu. Ayak parmaklarımın üzerinde yükseldim, “Ya güzel yapıyorsun hoşuma gitti, ama göremiyorum.” Tek kolunu indirdi, “Gel böyle.” Bana önünde bir yer açmıştı, keyifle oraya girince işine devam etti.


Önündeydim böyle her şey çok net görünüyordu, kemiğe gelen bıçak etin üzerinde kayıyor ve onu ikiye ayırıyordu. Bazılarını sıyırıyor, bazılarını ayırıyor ama genelde hepsine aynı işlemi yapıyordu.

Yukarıya sıyırdığı kollarıyla bileğini izlerken “Bir gece bekletince daha mı güzel oluyor?” Et hakkında Serdar’ ın aksine hiçbir şey bilmiyordum annem güzel yapardı. Ben zaten çok yemezdim yersem de arada tavuk yerdim ama hamur işi ve normal yemeklerde de Serdar’ dan daha çok şey bildiğim kesindi.

Mırıldanışıma cevap verdi, hatta üzerine birkaç şeyle daha eti anlattı. İhtiyacım olacağını sanmıyordum, yine de onu izlemek sandığımın aksine keyifliydi.
Sonunda ona yaslanmayı bulaşıklara dönerek bıraktım. “Bulaşıkları makinaya dizmem lazım.” Onun da işi bitmek üzereydi, başını salladı, tek kolunu kaldırarak geçmeme müsaade etti.

Masayı silmiştim çok bir işim kalmamıştı. Perdesini kenara ittirdiğimiz camdan dışarıya baktım; hava kararmış, yağmaya başlayan kar sokak direğinin altındaki sarı ışıkta görünmeye başlamıştı. Belki birazdan dışarıya çıkardım, biraz yürüyüş iyi gelirdi ama parmak uçlarımdaki yara banklarını hissettikçe bu sanki olanaksız gibiydu.

Serdar’ a bu konu hakkında bir şey söylemeden önüme döndüm. Bulaşık sabununu aldım, sıcak suyu ayarladım makinanın kapağını açarken Serdar’ın telefonu ahşap masada ışıklandı. Mutfak dardı, küçük, dar ama bunların aksine kesinlikle tatlıydı. Alanın darlığı sebebiyle sebeple telefonu kolayca görebiliyordum.

İsim yerine sadece bir harf vardı, kaşlarımı çattım “B ne?” O sırada Serdar tek eliyle telefona uzanmıştı, bakışlarım bir cevap için yüzüne gitti.

“B ne Serdar?” Kim kimi telefonuna hangi sebeple bir harfle kaydederdi ki?

Telefonu masadan aldı, yüzüme bakarken donuk suretinde dudakları “Burcu.” Diye aralandı. Öyleyse niye onu adıyla kaydetmemişti? Niye bunun yerinde bir harf vardı?

Arama devam ediyordu, beni, halimi, tavrımı yok sayıp arkasını döner gibi olunca sesimi yükseltip ona adımladım. “Neden ismiyle kaydetmedim de dostunmuş gibi kaydettin?” Göz bebeklerim üzerini hızla tarıyordu, siyah kazagıyla sırtında sabit kaldım. “Metresin gibi?” Sözlerim acımasız olabilirdi, biliyorum, yine de onu durdurmuştu. Bu defa bana dönerken telefonun sesini tamamen kapattı, yüzündeki öfke sesim kadardı.
Sesim bizi sarsacak kadar…


Onu ve mimiklerini okuyordum, kaşları bir öfkeyle kalkmıştı ama ben de bir açıklama istiyordum öylece gitmesini bize yediremezdim. Etli dudakları aralandı ve façalı kaşı gerilirken bana baka baka  “Telefonumda başka bir kadın ismi görmek istemiyorum.” Diye soludu. Tamam ben de istemiyorum ama şu an açık açık Burcu yazısını görsem daha az sinirlenirdim. Hatta belki hiç.


Alt çenesini hareketlendirip işaret parmağını bana doğru kaldırdı “Biz seninle bu konuyu daha önce konuştuk.” Sakindi, öfkeden delirdi diyemem ama gözleri hayli tehlikeli bir hal almıştı. Sözlerimden hoşnut olmayan tek kişi ben değildim yani, ne alaka. Üstelik doğruyu söylüyordu bu konuyu daha evvel sert bir dille konuşmuştuk ama olan her neyse, buradan bakınca görünen oydu. Kimse kimseyi kolay kolay bir harfe esir etmezdi.

İçine sindirememiş olsa gerek azarlar tonda “Hatta tartıştık.” diye devam etti. “Bana ne söylediğine dikkat et.” Evet ama bu, böyle bir konuda susacağım anlamına gelmiyor ki.


Ellerimi belime koydum, yüzüme denk hizadaki elini indirdi. “Ben neden kimseyi baş harfiyle kaydetmiyorum o zaman?” Burnumdan soluyordum ama sesim daha sakindi. Göz gözeydik, o benden daha fazla sinirliydi. “Ben de harfle kaydedeceğim bakalım nasıl anlaşılıyor?” Sonunu biliyorum ben, malımı biliyorum neyin örneğini vereceksem. O da değiştirsin o zaman, Burcu İş yazsın açık seçik, neden insanları harflere saklıyorsun?


Birden yükseldi “Saçma sapan konuşma!” Öyle bir bakıyordu ki sanki tek saçmalık benim sözlerimdi. Sanki her şey, tüm eğrilik ve fikirsizlik benim iki dudağımın arasından çıkanlardı. Mimiklerinden anlaşılan, sözlerime tiksinir gibi bakan oydu, uzatmak da istemiyorum ama hala kendimle hem fikirdim.

Şaşırtmadı, tam dudakları aralandı bir şey diyecek oldu bu her neyse vaz geçti, arkasını dönüp öfkeyle  gitti.


Neden saçmalayan bendim? Tamam abartılacak bir şey yoktu ama yine de… Başımı iki yana sallayıp önüme döndüm. Garip geldi, kendimi olaydan alamadım, üstelik kıskandım da. Sanki beni H diye kaydetse daha özel olurdu, sanki ona Burcu yazsa beni H, bilmiyorum.

Tezgaha yönelip lavaboya doldurduğum bulaşıkların üzerine suyu açtım. Süngeri aldım, sabun sıktım bulaşıkları tek tek arındırıp makinaya dizdim. Dolma tenceresini boşalttım, onu yıkadım tepsiyi aldım derken uzun uzun durdum mutfakta. Bile isteye, biraz da durmak için, içimdeki öfke dinsin diye zamanı hiç hesaplamadan dip köşe temizledim her yeri.

Haliyle lavaboya dayadığım bedenimle üzerim de ıslandı, suyu atletimden karnıma kadar hissettim ama hemen hemen bir buçuk saat ne mutfaktan çıktım, ne onun geldiğini gördüm. Bir şey düşündüm desem de yalan olur, hiçbir şey düşünmeden sadece işimi yaptım çünkü bana göre düşünülecek bir şey de yoktu.

Basit, saçma, kırıcı ve boş bir olaydı. Ona güveniyordum Serdar’ la ilgili hiçbir zaman net bir güven problemi yaşamadım ama bu akşam olanlar tarafımca susulacak gibi değildi. Şimdi de odan bir adım beklemiyordum, atmasın ben de ona atmayayım bir süre uzak kalalım. Belki o zaman her şey daha dinlendirici ve ferah olurdu.


Mutfaktan çıkınca karşıki merdivenlerden üst kata yöneldim. Dışarıya çıkmak istemiştim evet ama şimdi çıkarken Serdar belki mani olmaya çalışırdı onunla tartışmaktan ziyade konuşmak istemiyordum. Hem de ıslandığım için sanırım epey üşümüştüm, belki yarın.

Bir elimle karnımı yokladım, su buz gibi olmuş kıyafetim karnıma yapışmıştı. Basamakları bir bir çıkarken onu birkaç santim kendimden uzaklaştırdım.   Kendi halimde bir şeylerle uğraşmak iyi gelmişti, biraz öfkemi atmıştım biraz içimin kırıklığı geçmişti biraz da stresimi dindirmişti. Tabi tüm bunlar üzüldüğümü değiştirmiyordu, üstelik birde kasıklarıma kadar ıslanmıştım ama en azından daha iyiydim.


Trabzanlara tuturken gayet yavaştım, ona bakımıyordum ama ortalıkta görünmüyordu. Yatak odasının da kapısı aralıktı ama ışığı yanmıyordu. Belki salondadır diyerek odaya rahat bir adım attığım an onu ilerideki teklilerde oturmuş dışarıyı izlerken buldum. Yavaşça bana döndü, bakışım anında ileride, yerde duran valize gitti.

Bakmak istediğim bir yer değildi, aynı odada da durmak istemediğimden valizin önünde diz çöküp  beyaz bir kazak, atlet ve siyah taytımla külot aldım. Beni izliyordu, bakışları öyle bir üzerimdeydi ki onunla olan iletişimime rağmen geriliyordum, çekiniyordum ve heyecanlanıyordum. Fermuarı açan parmaklarım bir an titrer gibi oldu, nefesim bir çift gözle kesilse de yokmuş gibi davranmaya çalıştım.

O yokmuş, bir bacağını diğerine atıp gerile gerile otururken beni hiç izlemiyormuş.
Dün bu saatlerde sevişiyorduk, ondan birkaç saat evvel arkamda duran yatağın ayağını kırmıştı; tabi sonra da kalan üçünü. Şimdi bu halimiz, düzelmez değildi sadece garipti.

Valizi kapatıp oturduğum yerden kalktım ve asımlarken ona arkamı döndüm. Şimdi banyoda üzerimi değiştirir sonra da çoraplarımı giyer salonda çizgi film izleyerek uyurdum. Ne yazık bi bu saatte gideceğim bir yer yok, dışarıya gideceğim hava ise mevcut değil.

Salona insem peşimden gelmeyeceği ne malum diyerek banyoyu seçmiştim, içeriye girip lambayı yaktım, kapıyı örtüyordum ki içeriye uzanan bir el kapıyı tuttu. Geriledim, arkamı dönüp çamaşırları kenara bıraktım. Ona bakmak çok cazip gelmiyordu ama gerildiğimi de görsün istemiyordum. İster istemez boşalan kollarımla geldiği yere döndüm.

Kaşları çatılmış, ne oldu der gibi içeriye girince kapı arkasında kaldı. “Neden değiştiriyorsun üzerini?” Bana ufak bir adım attı, ellerimi belime koyarak çenemle kapıyı işaret ettim. “Çıkar mısın?” O da söylüyordu, üzerimi değiştiriyorum.

Hiç oralı olmadı, bu defa karnıma giden bakışlarıyla ıslaklığa doğru uzandı “Ne bu üstün?” Elini itmek yerine ona bakmadan göz devirerek bir adım geri çıktım. Bana baktı, “Ne bu halin ne?” Neye benziyor? Sadece ıslandım işte. Kapıyı tuttum, açtığımda bakışları tekrar karnımdaydı, uzanıp ıslaklığı kavrayınca elimle koridoru işaret edip ofladım. “Ya çık çık.”

Bana bakarak konuşuyordu, hiç oralı olmadım. “Sen çık. Git odada giyin soğuk burası.” Evet biraz soğuktu ama iki dakikadan bir şey olmazdı.
Karanlık koridora döndüm. “Soğuk değil çıkarsan giyineceğim.” Hadi ama, karnım dondu burada hala kıpırdamıyordu.

Kapıdaki elime uzandı, yere indirip güya ondan kaçtım. Nereye neden kaçacaksam.. “Lan tamam buradayım işte odada değilim, üşüyeceksin git giyin uyuz etme adamı.” Sanki çok normaldi de.

Daha fazla uğraşmak istemediğimden arkamda kalan kıyafetlerimi kucaklamak için döndüm. Bu sırada kinayeyle “Uyuzsun zaten.” Deyişime aldırmadı. Ben eşyalarımı alıp yanından geçtim gittim, o söylediği gibi gelmedi.


Üzerimi hemen giyinmiştim, ıslanan kıyafetlerimi banyoya bırakıp alt kata adımladım. Salon tüm odalardan daha sıcaktı, oranın verdiği hissi de manzaradan olsa gerek bir başka seviyordum. Kutu gibi bir oda, boylu boyunca camlar, minderler ve sarıldığım polar battaniye. Odaya girdiğim gibi yüzümü, hatta tüm vücudumu saran ısı şömineden geliyordu.

Karanlıkta Serdar’ ın olmayışıyla ilerleyip bilgisayarın hemen yanına, camların önündeki minderlere uzandım. Serdar buralarda değildi nerede olabilir bir fikrim yoktu, belki bu defa mutfak.


Bilgisayar çizgi filmden sonra kapattığımız gibi duruyordu. Pembe battaniyemi üzerime örterek zeminde uzandım. Yatarken bilgisayarla ilgilenemeyeceğim için de bu defa telefonuma yöneldim. Kulaklığımı takıp bir müzik açtım, mesajlarım birikmişti hangi birine döneceğim konusunda kararsızdım ama bir yerden başladım. Önce Tuğrul’ u iyi olduğuma ikna ettim ama görüyordum ki Tuğrul dahil herkes Serdar’ a mesafeliydi. Ki Tuğrul’ un Serdar’ ı ne kadar sevdiğini hatırlarsak bu hayli üzücüydü. O son yaşanan olaylar dahilinde haklılardı da, yine de düzeleceğine dair umutlarım vardı.

Serdar bu konuda bir şey yapmazdı, insanların ona ne gözle bakacağına aldırmazdı çünkü biliyorum. Onun çevresinin yanında ne Tuğrul ne Sena ne de başka birinin önemi olmadığını dillendirmese de farkındaydım. Yine de, bir şekilde eski tadı yakalarız umudum hep vardı.

Emir konusuna hiç girmiyordum, çünkü o mesajlarıma dahi dönmüyordu ve bu beni çok üzüyordu. Son birkaç gündür ara ara yazıyordum, tabi benim son görülmem ve mavi tikim kapalı olduğundan mesajı okuyup okumadığını da anlayamıyordum. Arasam da açmazdı, gittiğimde bu konunun üzerinde daha fazla duracaktım.
Ayça’ ya yazdım, geri dönüş yoktu. Dinlediğim müziklerden olsa gerek gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlayınca ekranı kapatıp kendimi o ağır çekime bıraktım.

Battaniye havalandı, gözlerimi aralar gibi olup huzursuzca mırıldanırken onu gördüm. Serdar, dizlerinin üzerindeydi ve bana bakıyordu. Elindeki sıcak su torbasını karnımın üzerine bırakınca aslında hala tam olarak ısınmadığımı fark ettim. Gözlerimi  yumdum, kaşlarım çatıktı ve kulaklıktan gelen müzik sakin sakin devam ediyordu. Ellerim de battaniyenin dışında kaldığından biraz üşümüştü, su torbasına tutunarak mırıltılar eşliğinde diğer tarafa döndüm.


Uyku akşamın bu vakti çok tatlı geliyordu, bir de sıcak olunca benim için ayılması hayli güçtü. Battaniye Serdar tarafından omuzlarıma kadar çıkartılırken başımı eğip bacaklarımı kendime doğru çektim. Tam kestirmiyordum ama sanırım karnım, midem ağrıyordu, öksürdüm ve kendime biraz sarıldım.

Afallamıştım, ne olduğunu tam o an fark edememiştim ama sıcak suyla gelmişti. Öyle dizlerinin üzerinde bana bakıyordu ve ben sokak direğinin sızdırdığı ışıkla akşamın bir vakti uyuyordum.

Battaniyeye sokuldum, ondan kaçmıyordum ama yanlış anlaşılmaya mal olacak bir hareketle  bedenimi küçülterek bir araya topladım.

Durumun aksine onunla olmayı seviyordum, aramızdaki bu kırıklık benim tarafımdan zamana bırakılıp yok sayılırdı ama Serdar’ ı bilmiyordum. Ne hissediyor, yanıma hangi duygularla geldi tamamen fikirsizdim, ta ki birkaç dakika sonra battaniyeyi kaldırıp yanıma uzanıncaya kadar. Uzanırken bir şeylerin aynı yöne aktığını fark ettim; gidemeyecek kadar duygu yüklüydü.

Battaniyeyi üzerimize örttü, elini kanıma uzatıp su torbasını kavradı ve beni kendine çekip sırtını göğsüne yasladı.
Yeniden onunla olmak, üstelik böyle karma bir olayda tam olarak ne fikirle yanımda durduğunu bilmemek garipti. Şimdi bana acımış mıydı? Yoksa bu gece duygularına yenik düşen bir adam mıydı?


Yine kapalı gözlerimle, kulağımda çalan müzik sesiyle öylece kaldım. Şarkının hoş, ince tınısı, içimi savuran dokusu ve ana bıraktığı iz çok özeldi. Sanki yüreğimin içi konser alanıydı da Serdar bu anın en can alıcı yeriydi. Şu an benimle burada olması, her ne olursa olsu arkamda duruşu bana güven veriyordu.
Sanırım onun en çok bu babayiğit halini seviyordum. Ne olursa olsun bırakmıyordu, arkamda durmaktan bir an vaz geçip beni yarı yolda ulu orta bir başıma bırakmıyordum. Aramız bozukken gururlu duruşunun aksine sarmaktan da, sarılmaktan da gocunmuyordu.


Teması içimi yeni bir heyecanla kavurdu. Bana dokunuyordu, bir nevi onun kollarındaydım. Bugünü düşünürsek ikimiz için de özel bir andı bence, şu haldeyken attığımız adımlar ilişkimize verdiğimiz değerdi.
Bugün…
Ben bugün haksız değildim, tüm bu yaşananlarla bir pişmanlık beslemiyordum sadece an başkaydı. Zaman bizi birbirimize itmişti. Onu seviyordum, kıskanmıştım. Ki hala aynı halde kayıtlıysa yine aynı şeyi yapardım.


Derin bir nefes almamı sağlayan kokusu burnuma dolarken elim koluna, bedenim bedenine değiyordu. Sakince nefes alıp vermeye devam ettim, biz durdukça sıcak su mideme, karnıma iyi geldi. Dakikalar geçip gitti biz değişmedik, müzik değişti, bir klarnet tüm iliklerimde düğüm olup kaldı. Bu uykulu halim, uyumamak için direnen bünyem ve beni bu anda tutan varlığı dilsiz bir müzikle canımı yaktı.


Günler sonra ilk kavgamızdı.
Daha doğrusu evliyken ilk kavgamız sayılırdı, o meçhul günün ilk ayazı buydu ama o ayazın sonunda Serdar bana gelmişti.

O bana bir adım attı, ben de geri durunca kendini cidden somurtkan şirin gibi hissettim. Madem o bir adım attı, klarnet sesinin verdiği dolulukla ben de atmalıyım diyerek yavaş yavaş ona dönmeye başladım. Hareketimle battaniyeyi hafif kaldırdı, ona dönem için yardım etti. Suyumu tuta tuta dönmemle bedenimi sarıp sırtımı okşadı.

Mesafeliydi, öpmedi mesela sadece bundan bile anlayabiliyordum ama geri de çekilemezdim. Madem hal böyle, bu defa uyku mağruru olmaya karar verdim. Başım bağrında, alnım göğsünde kendimi uykuya tamamen bıraktım.
Klarnet sesini o da duyuyordu biliyorum, ikimizin yüreğine dolan o ses önce hangimizi yorardı, hangimizi yumuşatırdı acaba. Tüm bunları ve dahasını düşünürken zihnim saçmalamaya başlayınca uykuya bir adım kadar uzak olduğumu anladım. Uyuyordum, düzenli soluklarımın vardığı yer hareketlense de ben her şeyden uzaklaşıyordum.


Sırtımı sevmiyordu, eli öylece duruyordu. “Isındın mı?” Deyişine başımı sallayamadım, zorla “Hıı.” Deyip bir nefesle sustum. Görüyordu, halimi görüyordu konuşmak için geç kalınmış bir andaydım. Dakikaların ardı sürerken müzik çoktan değişmiş, sıcak su beni daraltmaya kolum da uyuşmaya başlamıştı.

Diğer tarafa dönüp başımı minderin soğuk yüzüne yasladım, zaten Serdar’ da bana gelmemişti.

Tekrar eski halimi aldım, bacaklarımı kendime çektiğimi hatırlıyorum bu defa sadece rahat rahat uyumak için kıpırdandım. Benim hareketlerimle aramızdaki mesafe bir karış kadar açılmıştı, ki hiç de umurumda değildi.

…..


Canım acıyordu.
Kulağım çok acıyordu; beni uykudan uyandırıp neredeyse ağlar bir halde sırt üstü dönemi sağlayacak bir acıydı.

“Ne oldu?” Serdar’ ın doğrulurken bana yönelttiği  sesiyle bir elimi ekşittiğim yüzüme kapattım diğerini alel acele kulağıma götürdüm. Kulaklığım, benim kulaklarım zaten çok küçüktü şimdi de üzerine yattığım için çok acıyordu. Kim bilirdir ne zamandır böyleydim.

Müzik çalmaya devam ediyordu, kulaklık kulağımdan düşünce Serdar ne olduğunu anlamış olacak mindere düşen kulaklığı alıp duvara doğru attı. Omzuma dokundu, “Gel bakayım, acıyor mu çok?” Çok acıyordu, işaret parmağımı kulağımın içine sokarak biraz ovayım derken Serdar o ara kulaklığın diğer eşini de çıkartıp attı.


Omzumdan tutup çekti  “Gel bana.” Hala uykuluydum, “I ıı.” Diyerek ellerim kulaklarımda somurta somurta yatmaya devam ettim. Beni izliyordu, doğrulduğu yere uzandı ve bu defa karşı gelmeme müsaade etmeden belimden tutup beni kendime çekti. İstediği olduğunda ilk hareketi ise kulağımı öpmekti. Bir şey diyecek gibi, tekrar öpüp kulağımı parmakları arasına aldı. “Geçer şimdi tamam.”

Yan yana uzanıyorduk ama yeni uyanmışlığı afallatan hali vardı üzerimde. Diğer kolu başımın altından geçmiş beni iyice kendime çekmişti. Gözlerimi aralamadan öylece durdum, diğer kulağımı da okşarken derin ve sıkıntılı bir nefes aldı.

“Bırak tamam.” Zaten benimle konuşmuyordu, şimdi istemiyordum böyle bir ana sebep olayım. Zoraki bir muhabbetin içine girelim, kendini bana mecbur kılsın. Ayrılmak istedim, kollarını belime sardı. “Dönme bana arkanı.”
Sözleri bir sancının kahırla özgürlüğe kavuşması kadar ağırdı. Kendini zorla ifade ediyor, gitme diye yakınıyordu sanki.

‘Dönme bana arkanı.’

Kelimeleri beni olduğum yerde etkisiz hale getirmişti. Öyle bir söyleyişi vardı ki dönemedim, vaz geçtim ama yine sağlam bir adım atamadım. Başım bağrına dönükken sakince mırıldandım “Uyumak istiyorum.” Cidden uykum vardı, garip bir döngüdeydim tam da ayılamıyordum.

Uzanıp başımı sevdi, severken kendine yasladı. “Uyu burada.” Göğsünde uyumamı istiyordu, bu durum kaşlarımı ağlar gibi çattı “Sen dönüyorsun.” Sesim, ne demek istediğimi anlamıştı. Ben buradayım tamam ama sen mesafelisin, sen uzaksın.

Başını yüzüme doğru eğdi, alnı şakağıma yaslandı.
“Dönmüyorum, dönemiyorum diyemem denemek hiç geçmedi aklımdan. Dönmüyorum, sen de dönme.” Gitmeyi de fikir edinmemiş yani, ona bir ihtimal vermemiş.

Ben beş karış yüzümle susarken o daha mimiklerimi görmeden şakağımı öpüp devam etti. “Asma yüzünü tamam, tartıştık bitti. Değiştirdim adını da.” Tartıştık bitti mi? Ben de uzatmak istemiyordum Serdar’ la hem fikir olmak içimi rahatlatmıştı.

Biraz kıpırdandım, “Değiştirdin mi?” Başını salladı “Hıhı.” Aramızda kalan elimi bağrına koydum, battaniyenin altında sıcacıktım. “Kıskandım ben.” Ondan bir şey saklamıyordum, kıskandığım için de asla utanmıyordum.

Sözlerim onu biraz gülümsetmişti, “Ama ben seni seviyorum.” Derken enseme uzanıp saçlarımı okşadı. “Çok seviyorum.” Benim de sesime bakarsak Serdar sanki küçük bir kız çocuğunu avutuyordu. Onunla konuşor, doğruyu eğriyi sakince gösteriyordu.

Omuzlarımı silktim, “Olsun ben kıskandım yine de. Ben de seni seviyorum ama sen de beni kıskanıyorsun.” Ona yanaşmamla burnum adem elmasına değdi, elim çarpan kalbinin üzerinde öylece durdu.

Saçlarımda geziniyordu parmakları, elinin beni komple sarmasıyla zihnim sesinde karıştı. “Haklısın, tamam. Özür dilerim bundan sonra dikkat ederim.” Serdar’ ın ben dahil birinden özür dilemesi çok da normalleştirdiğim bir şey değildi, bu beni gülümsettirmişti.

Başımı arkaya attım. “Tamam o zaman barışalım.” Karanlıkta çok net değildi ama onu görebiliyordum. Gülümsedi, kaba sesiyle sakin sakin “Barışalım yavrum.” Diyerek dudaklarıma eğildi.

Her kavga sonrası bu halimizi seviyordum. Sanki günlerdir ayrıydık, hiç öpüşmemiştik de o özlemle, o ilk heyecanlarla birbirimize gidiyorduk. Şimdi de, sanki dudaklarımın üzerinde kıpırdanan dudaklar beni ilk defa öpüyordu.

Kolumu battaniyeden çıkartıp boynuna sarınca yavaşça ayrıldık. Alnı alnımdaydı, yanağımı kavradı. “İyi misin? Nasıl ıslattın karnını?” Başımı salladım,
“Bulaşıkları yıkarken.”

“Yara banklarını çıkartmışsın.” Gözlerimi yumdum, “Isladılar, iyileşmiş zaten daraldım çıkarttım.” Yanağımı okşayarak dudağımın kenarını öptü. “Karnın ağrıyor mu? Çok üşüdün mü?” Beni tekrar tekrar aynı döngüde sevmesi nasıl başka başka hissettirirdi?

“Biraz, sen suyu koyunca geçti.” Uyurken vardı, Serdar sormasa aklımdan dahi geçmezdi. Kaşları çatıldı, bundan rahatsız olmuştu belli. “Niye söylemedin? Niye ıslatıyorsun üzerini Hazan? Hadi ıslattın değiştirsene hemen çocuk musun?” Derin bir nefes aldı, “Kulağın nasıl?” Bir şey söylemedim, oflayarak gözlerimi yumdum.

“Geçti o.” Kolumu battaniyenin altına alıp başımı yere koydum, ona baktım. “Sen neredeydin? Saat kaç?”
Beni izliyordu, parmaklarının tersiyle yüzümü okşadı.
“Buradaydım kalkmadım hiç. On ikiye geliyor, uyudun iki üç saat.” Öyle mi? Bana daha az gibi gelmişti. Ufak bir mırıltıyla kaşlarımı anladım der gibi havalandırdım.

Onunla konuşmak uykumu açmıştı, en azından daha iyi hissediyordum. “O kadar mı yoruldun?” O kadar yorulmadım, içim o kadar sıkıldı demek ki. Ben keyfim kaçınca hiç yemek yiyemiyordum tüm iştahım kaçıyordu ve kendimi uykuya veriyordum.


Keyifsizce bilmem der gibi dudak büktüm. “Bilmiyorum, mayıştım halim yoktu.” Öyle bir bakıyordu ki sanki her şey gözlerimden geçiyordu ve Serdar bunu her an dikkatle izleyerek öğreniyordu. Ben derin bir nefes aldım, o “Sinirdendir.” Diyerek tekrar iyice yanıma uzandı. “Dinlenirsin şimdi, gel bana.” Ne olduğunu anlamış mıydı ki şimdi?

Ona sokuldum, “Sen uyumadın mı?” Kaç saattir burada mıydı?
“Hayır.” Deyince kaşlarımı çattım. “Ne yaptın o kadar saat?” Bu arada cidden dediği gibi ona sokulunca sinirim geçiyordu kendimi daha iyi hissediyordum. Hoş, sinirimin sebebinde oydu.

“Seninleydim işte, kaşlarını çatıp durdun seni izledim.” Uyurken mi, ciddi olamazdı. Gözlerimi devirdiğimde utanır halimi saklayamıyordum, hafif gülümsedim. “Hıı, sana çatmışımdır.”

Başını salladı, “Hıhı.” Sonra dudaklarımla yanağım arasına yöneldi. “Öpeyim mi biraz? Çok özledim, izlerken içim gitti.” Öpsene, ben de çok özledim. Böyle kokun içime içime sinerken kendimi sana katamamak çok zor geliyor.


Ona doğru hareketlenip dudaklarına kapandım, temasımla üzerime meyillenip kendini uzun uzun, sakin hareketlerle bana bıraktı. Tadına vara vara anı yaşıyordu adeta. Dudaklarımı tek tek seviyor, öpüyor ve emiyordu. Kollarımı boynuna dolayarak huzurlu soluklarıma devam ettim.
Bu yavaşlık ruhumu okşuyordu, derinlerde bir heyecan kendini benim etrafımda tavaf ederken boğazımı ve kalbimi gıdıklayan tarafı taptazeydi.
Dudaklarına güvenle kapandım, kırdığım ya da kırıldığım ne varsa silindi sanki.

💎

8 Şubat 20′
                                                              Şanlıurfa

“Serdar’ ıım, uyan hadi sevgilim.” Beyaz satenimin ince askısını düzeltip yavaş yavaş üzerine uzandım. Çıplak bedenini göğüslerimde hissediyor, sıcaklığını tenime katıyordum. Başımı eğip tıraş olmuş yüzünü öptüğümde ellerim yukarıda duran kalın kollarındaydı ve ben bir yandan onun kollarını okşuyordum.

Koltuk altlarından geçip ona sarıldım, açık ellerim bağrının biraz aşağısındaydı. “Patatesler soğuyacak.” Mırıldanmamla uyandığını belli eden derin bir nefes aldı. Biliyorum gece geç gelmiştik, sonra da o halde sevişmiştik ama ben sanki hiç yol yorgunu değilmişim gibi sabah erkenden kalkıp mutfağa inmiştim.

Kaşlarını çattı, sol eli yüzüne gittiğinde ben daha çok yüzüğünü izliyordum. “Saat kaç?” Üzerine oturmamdan rahatsız gibi durmuyordu, saçlarımı omzumda toparlayıp burun kıvırdım “On bire geliyor.” Serdar yeteri kadar uyumuştu bence, neticede o her zaman benden daha az uyurdu.


Tekrar eğildim, tüm ağırlığımı üzerine bırakarak yan duran yüzünü sıkıca öptüm. “Hadi ama kociiş.” Son birkaç gündür çok keyifliydim ilk defa da Serdar’ dan önce uyanmasam da ilk defa bize kahvaltı hazırlamıştım.
Beni uykulu ve doğal olarak boğuk sesiyle “Yavrum…” diyerek susturdu. Biraz doğruldum “Kalkayım mı?” Kaşlarını havalandırdı, “Hayır, kal öyle. Çok iyi geldi sabah sabah.” Bacaklarım belinde iki yana ayrılmış, biçimli sırtı karşımdaydı. Başının iki yanında duran kollarını okşaya okşaya tekrar üzerine uzandım. Kasları poziyondan dolayı daha netti, sertliği parmaklarıma bulaştı, işaret parmağım belli bir damarı sıyırdı. “Hmm.” Ona dokunmayı seviyordum, sadece sanırım bu sabah biraz huysuzdu.


“Kalkmayacak mısın?” Elim bu defa siyah saçlarına indi, onun santim santim severek öpüyordum. “Kalkacağım yavrum, kalmazsam seni altıma alacağım.” Kıkırdadım, “Sabah sabah… Daha birkaç saat önce seviştik Serdar.” Kaşları kalktı, “Asıl sabah sabah olur bu, ayıca birkaç saat önce olan birkaç saat öncede kaldı.” Daha neler, şakağını sıkıca öptüm, “Hadi siyah devim hadiii.” Ondan ayrılmam zordu, bu ufak tefek telaşsız ve hoş hallerimizi çok seviyorum. Son zamanlarda tüm günlerimiz böyle geçiyordu. Benim bazı şımarıklıklarım, onun sessiz duruşuna karışınca görüntü tam olarak buna dönüyordu.


Her zamanki gibi onu öpmem hoşuna gitti, dudakları bununla gerildi ama ben halini izlemek yerine hareketlenip sırtını öptüm. “Kahvaltı hazırladım patatesler soğuyacak.” Saçlarım sırtını okşuyordu, tüm bedenim bir uyumla onun için hareketlenirken saten içimi gıdıkladı. “İstersen-“


Eliyle yüzünü ovuşturdu, kendine gelirken yavaşça döner gibi olup uzun koluyla belime uzandı. Bu sırada sözümü kesmişti, “Bırak şimdi patatesi de gel buraya.” Sözleriyle üzerimdeki satene gitti bakışları, kaşları alayla çatıldı ve onun yüzünden ben de istemsizce kocaman gülümsedim.


Yeni fark ediyordu, önünde güpürü olan öylesine bir atletti ama hoşuna gitmişti belli. Ben kucağındayken doğruldu, sakin bakışlarıyla aynı hizaya ulaştım. Onunla yeniden burun buruna… Başı boynuma indi, dudaklarını hissettim. “Ne güzelsin sen böyle.” Diyerek belimdeki elini yukarıya doğru hareketlendirince saten beni gıdıklamaya, yüreğim bağrımda atmaya başladı.

Dudaklarıma denk gelen başını öptüm, “Günaydın sevgilim.” Elim çıplak omzuna gitti. Nihayet onu tam olarak uyandırmıştım, sanırım biraz fazla ayılmıştı ama idare edebilirdim.

Boynumu koklayarak elini göğsüme uzattı, beyaz braletimin üzerinden beni sıkıca kavradı. Teması, onu hissettim… Başımı derin bir nefesle arkaya yaslamıştım ki çalan zil beni sarsarak kendime getirdi.

Elim Serdar’ ın göğsümü kavrayan eline gitti, “Serdar.” Daha anın tadında kalamamıştın bile. Ben hızla üzerinden kalkarken Serdar hoşnutsuzca soludu. “Bu kim lan şimdi sabah sabah.” Sabah mı? Öğlen oldu sevgilim. Sanırım rolleri değiştiriyorduk.

Odada bir an döndüm durdum, sonra Serdar’ ın tişörtlerinden bir tane alıp üzerime geçirince şaşırmış gibi “Sen ne yapıyorsun?” dedi. Üzerimi düzelttim, tişort zaten dizlerime kadar iniyor diyebilirdim altımdaki sateni çıkartıp hızla pantolonuma uzandım. “Kapıya bakacağım.”


Elleri yatağa indi, benim aksime hiç de acele etmiyordu onun umurunda değildi belli.
“Saçmalama.” Dedi sertçe. “Otur ben bakarım.” Asıl o saçmalıyordu, ellerimi hızlandırıp fermuarımı çekerken zil tekrar çaldı ve ben gözlerimi öfkeyle beni izleyen adama devirdim. “Asıl sen saçmalama. Git üzerine bir şeyler giyin beni delirtme Serdar.”

Kapıya yöneldim, çıkıp beni net duyması için sesimi yükselttim “Kapıyı açacakmış beyefendi, olduuu yarı çıplak camdan bile bakamazsın sen.” Ben hemen değiştirmiştim o da bunu kolayca yapabilirdi. Aksi halde hangimiz daha deliydik görürdü.


Merdivenleri koşar adım indim, yine koşarak kapıya yöneldiğimde Serdar’ ın gür sesi evi inletiyordu. “Hazan açma o kapıyı, deli etme beni gel şuraya!”  Hayır neye kızıyorsa, ben üzerimi değiştirmiştim giyinmesi gereken oydu, ki umarım üzerine bir şeyler giymiştir çünkü gelen her kimse kocamı sadece baksırla görsün istemezdim.

Ona aldırmadan yalın ayaklarımla ilerleyip kapıyı açtım. Eserek yağıyor olsa gerek kapıyı açtığım an döne döne yüzüme doğru gelen kar tanesi burnumun ucuna konmuştu bile. O kondu, ben onunla birlikte olan bitene kocaman gülümsedim. Çünkü kapıda duvara yaslanmış elinde bir iki poşet ve takım elbisesiyle Azat, onun hemen yanında ise sarı saçlarına karlar inmiş Sena vardı.
Azat başını yana eğdi, gülümser gibi oldu. “Kök saldık yenge, günaydın.”

💎


Ensemde saç diplerime uzanan ışık Serdar’ ın bana dokunması kadar etkiliydi; sakin, yumuşak ve sıcak. 
Bu his beni biraz gülümsetti.
Dudağım şekillenirken arkamdan vuran akşam güneşi önümdeki duvara gölgemi iliştiriyordu. Uzun ince parmaklarımın, yüzüğümün, bir tutam saçımın ve burnumun yansıması çok hoştu. Parmaklarıma o tutam saçı doladım, bir şölenin ortasındaymışım gibi kıvıra kıvıra şekillendirdim.


Serdar’ ın da söylediği gibi çok güzel kokuyorlardı. Onlar etrafımda savruldukça, parmaklarımla tenimde hareket ettirdikçe burnuma esiyordu kokusu. Serdar sürekli saçlarımı koklamakta haklıydı, bu kokunun dinlendirici bir hissi vardı.


Hareketlerimi sayesinde daimi değiştirdiğim gölgem tarafımca hoş, naif ve izlenilesi duruyordu. Hoşuma gittiğinden bu anı kendim için sayısızca tekrarladım, parmaklarım dakikalarca saçlarıma dolandı, saçlarım omuzlarımın arasında gezdi durdu. Kendime bir süre poz verdim diyebilirim, sadece tüm bunları çekmedim.

Onlarla oynanmasını seviyordum fakat kendi elim bende aman aman güzel bir hisse sebep olmuyordu. Bir başkası, özellikle Serdar’ ın eli. Hatta sadece Serdar tüm anların en güzeliydi.

Başımı arkaya yasladım, duvar çok da rahat değildi ama bulunduğum cam kenarını seviyordum. Tabi normalde başımı yasladığım bu sert duvar değil Serdar’ ın göğsü oluyordu.


Uzun uzun gölgemde belli olan fiziğimi süzdüm, uzanana parmaklarımla kendime çeki düzen verirken bir başka hissediyordum.
Garip.
Garip bir delilik.
Az ilerideki bilgisayarda şirinler açık, yanımda az evvel bitirdiğim kahvemin kupası ve içinde yarısı kırılıp yenmiş çikolatam. Gözlerimi mavi ekrana yavaşça devirip yumdum. Ev sıcaktı, huzurum da yerindeyken ya yerimde duramıyordum ya da sürekli bu haldeydim.

Rize’ de bir dağ evinde olduğumuzdan da zaten yapılacak çok az şey vardı. Dışarıya çıkamıyorduk, onunla birlikte bir çok madde elenirken geriye sadece yatmak, film izlemek ve sevişmek kalıyordu.
Biz de hepsinin tamam ama özellikle içlerinden birinin hakkını hayli veriyorduk.

Haylazca tebessüm ettim.
Bu, yalnızca benim düşüneceğim bir edepsizlik değildi…

Gözlerimin ardında tüm dünyadan soyutlanmış bir huzur. Duş almışım ve üzerimde yeni pijamalarım. Saçlarım mis gibi, nemlendirdiğim cildim yumuşacık, kalbim pır pır… Kapının açılma sesiyle geldiğini anladım fakat ona gözlerimi aralamak yerine saçımla oynamaya devam edip usulca gülümsedim. Karşıki duvarda gölgemi gördüğüne emindim. Gölgemi gördüğüne, bana beni izleye izleye adımladığına ve bunu yaparken kaşlarını çatarak gülümsediğine.


“Ne yapıyorsun?” Sözleriyle birkaç saniye sonra önümde diz çöktü, oysa ne yaptığımı görüyordu. Bukleme dolanan parmağım durdu ama halim yitmedi. Onun yerine başımı usulca sağa hareketlendirdim. “Uyuyorum.” Haliyle biraz uykusuzdum.


Gülümseyişini nefesinden anladım. Sıcak eli yüzüme çıktı, “Nasıl uyuduğunu biliyor musun ki?” Bilmem, nereden bilebilirim ki? Kaşlarımı “I-ı?” Diye çatar gibi oldum. Sanırım tarif edecekti, baş parmağı alt dudağımın üzerine indi ve onu yavaşça aşağıya çekip bıraktı. “Böyle.”

Uyurken alt dudağımı sarkıtıyordum, öyle mi? Hep mi? Şaşırmıştım, bu şaşkınlık beni ona doğru harekete geçirecekti ki yüzüme inen sureti, dudaklarıma kapanan dudaklarıyla buklemi bırakıp elimi bir karşılık olarak usulca yüzüne koydum.

Serdar…

Kıpırdanan tenlerimiz onun için hareketlenen dudaklarımla birbiriyle buluşmuştu. Beklemiyordum, böyle istediğinde beni öpüp sevmesine hala alıştığım söylenemezdi ama yine de… Heyecan gibi bazı şeyler hoşuma gidiyordu.

Dudakları beni kendime hapsetmiş, sakin hamleleriyle etimi içine çekiyordu. Dilinin dilime örttüğü anlarda kendimi ona daha da açıp dudaklarını telaşsızca, tadına vara vara emdim.

Serdar’ la öpüşmek benim için çok tarifsiz bir histi. Sanırım bu yüzden de nerede ne olursa olsun, ben ona hep susamış olacaktım. Dili beni keşfe çıkarken de, dudakları dudaklarımı sararken de…

Alt dudağımı emerek geri çekildi ve yavaşça yanıma oturdu. Elini kalçama, oradan belime doğru uzattı. “Gel bakalım.” Eski yerimden söz ediyordu. Dizine oturdum, bedenimi ona çevirip usulca kucağına kıvrıldım. “Nerede kaldın? Mayıştım burada.”


Hesap sormuyordum, sırtımı sıvazlarken mırıldanır sesime derin bir iç çekti. “Biraz uzun sürdü farkındayım. Azat’ la konuşurken Vural aradı ona döndüm.” Başımı salladım, merak etmiyordum  Serdar’ ın işlerini hiçbir zaman tam olarak merak da etmedim bilmem gereken bir şey olduğunda o bana söylüyordu zaten.


“Acıktın mı?” Başımı iki yana salladım, bağrındaki açıklık uslu bir kadın olmam konusunda hayli etkiliydi. “Kahve içtik ya, sanırım ondan.” Elimi bağrına koydum. “Sen aç mısın?” Onun için bir şeyler hazırlayabilirdim, bunu istiyordum. “Hayır yavrum.” Ama sözleri bunun aksiydi.


O zaman biraz daha film izleyebilirdik. Kucağımdaki halimi bozmadan bakışlarımı ayak ucumuzda duran bilgisayara çevirdim, “Sesini açsana.” Onunla yanabilirdim, yanacağımız konusunda hiç bir eminliğim yoktu ben Serdar’ la başka şeyler yapabilirdim. Bu her neyse; hiç önemli değil onunla olayım yeterdi.


Birden ayaklarıma doğru hareketlenince daldığım ekrandan bakışlarımı ona çevirdim. Sağ ayağımı kavradı, parmaklarımı. “Ayakların üşümüş senin.” Ev sıcacıktı, ayaklarımın üşümesinin bununla hiçbir ilgisi yoktu. Mütemadiyen ellerim ve bedenim sıcacıkken ayaklarım buz gibi olurdu, uyurken genelde bu yüzden çorap giyerdim.


Dudaklarımı büktüm. “Biliyorum ısınır şimdi.” Ayağımı bırakmadan eğildiği yerde bana döndü. “Olmaz öyle.” sıkıp bırakarak okşadı, sonra doğruldu. “Hasta olursun.” Kalkacaktı, hamlesinden anlayıp kolunu tuttum. “Serdar kalkma tamam, hırkamı örteyim dur.” Gitmesini istemiyordum, yanımda duran koyunlu hırkama uzanıp kendime örtmeye başlayınca yardım etti, örtünce de soludu. “Kendine çeksene dizlerini.” Dizlerimi büktüm, bu ona bir yandan daha da yanaşmamı sağlarken diğer yandan ayaklarımı avuçlamasına yardımcı olmuştu.


Sıcacık eli ayaklarımı buldu ve beni diğer koluyla sarıp bir bebeği korur gibi himayesine aldı. Başımı arkaya atıp kıkırdadığımda sesim kahkahaya yanaşmıştı “Serdaaar.”

Alnıma inen dudaklar, “Yavrum?” Buğulu bir ses… Onu uzun uzun izleyebilirdim. Bu her biri bir ötekinin aynı günlerimiz, tarifi zor ama yine aynı kapıya çıkan aşkımız, heyecanımız ve sakin huzurumuz..


“Çok seviyorsun beni.” Üşütmemi istemeyecek, bu yüzden ufak ayaklarımı avuçlarına alacak kadar çok. Başını salladı, “Çok seviyorum seni.” Buğulu gözleri sözlerinin esaretinden kurtulmuş kendini bana sır gibi indiriyordu sanki. Öyle bir diyordu ki içimin aktığı her yol derin bir tufana açılıyordu.


Uzanıp yüzünü kavradım, sakalları elime değdi. “Ben de çok seviyorum seni.” Sesim biraz kısıldı, ısrarla bende diyen çocuklar gibiydim, usulca yaklaşıp dudağının kenarını öptüm.


Tüm bu hislerimin yanı sıra ona dokunuyor olmak, daha doğrusu dokunabiliyor olmak beni çok başka heyecanlandırıyordu. Kimsenin dokunmayı geçtim bakamadığı adam benim kocamdı, üstelik ona dokunayım diye can attığına da emindim.



Buğulu bakışlar eşliğinde sakince önüme dönemin ardından tüm dikkatimi şirinlerin ormanda çalı çırpı toplayışına verdim. Duş almışım, temiz pijamalarımı giyip güzel bir kahvaltı yapmışım ve ardından kocamla ıssız bir dağ evinde çizgi film izlemeye koyulmuşum; durum tam olarak bu.


Bekar zamanlarımda, Serdar’ dan evvel hayalini kurduğum bir şey değildi bu. Öyle ki, sanırım o kadar imkansız ve gereksiz geliyordu ki aklım böyle anlarla hiç dolmamış.

Ben hiç birini delice sevmek istememişim ki.

Tembel şirin dudakları arasındaki papatyayla bir sedirde uzanırken ekranda beliren sakar şirine gülümsedim. Her halleri benin için hala çok tatlıydı, o köy benim için hala masal diyarlarının en güzeliydi.

Eskiden de çok sever, televizyonu boş bulduğum vakitler uzun uzun izlerdim. Doyana kadar izledim diyemem, o anlar çoğu zaman sancılı geçerdi ama onları benimseyecek kadar sevmiştim işte.

Sırtımın yaslı olduğu beden tıpkı elleri gibi sıcacıktı. Boşta kalan elini karnımın üzerinden geçirip beni kendine daha da yasladığında buna müsaade ettim. Onun da izlediğine emindim, sadece konforumu düşünüyordu.



Bir ormandaydık şimdi de, etrafta diğer şirinler vardı. Mantarlar, yeşillik arasında sıralı ağaçlar, minik su birikintileri ve kelebekler. Derken bu ihtişamın yanı sıra öfkeli şirin elindeki odunları hiddetle yere savurunca kıkırdadım, “Serdar bak bu sen.” Öfkeli şirinin de kaşları her an çatık, elleri kolları birbirine bağlı, avaz avaz bağırırken etrafa attığı bakışlar fazla tanıdıktı.


Serdar’ ın yüzünü göremiyordum ama tek kaşının havalandığına ve öylece bana baktığına emindim. Bu halimi daha emin bir tavırla “Aynısın işteee.” Diye sürdürdüm. Hala aynı hali, o kadar haklıydım ki sadece buradan dahi kendime onay verirdim.


Değişen ekranda kendimden emin bir kıkırdamayla devam ettim. “Şirin baba başkan.” Biraz durdum, işaret parmağım kararsızca dudağıma gitti. “Ya da deden.” Şirinler eğleniyor Serdar beni dinlemeye devam ediyordu, gözlerimi ekrana kısarak biraz daha gülümsedim. “Sena şirine, Azat usta şirin.” Yavaş yavaş herkese bir şey buluyordum, “Tembel şirin Tuğrul, şakacı da olur. Emir güçlü şirin.” Düşündüm, şirinlerin adı aklıma gelmiyordu bir anlık duraksadığımda Serdar sakin solukla “Sen?” Dedi.


Bu beni duraksattı, bilinmezlikle dudak büktüm “Ben?” Belki Serdar biliyordur, kıpırdanarak ona  döndüm beni de o seçsin. “Ben hangisiyim?” Başımı yana hafif eğmiş, sakinliğimle ona benim için çok önemli bir şeyi soruyordum sanki.

Göz göze gelince dudakları bir tebessümle şekillenmişti. Yanağımı kavrayıp usulca sevdi, “Üzgünüm, ben senin yerine birini koyamıyorum.” Serdar…
Bunu söylerken kendinden de kurduğu cümleden de öylesine emin görünüyordu ki bu konu hakkında üzerine bir şey diyemedim. “Been.” Diye soludum keyifle uzata uzata.
Sonra başımı bir hevesle diğer yana eğdim. “Somurtkan şirin.”


Bu onu yapma der gibi gülümsetmişti. Çatılan kaşları arasında ifadesini izlemek yüzümdeki gülüşü genişletirken aklından geçeni dile döktü. “Sanmıyorum.” Evet evet öyle, her an asık suratlı halime bakarsak başka bir şey değildim.

Omuz silktim. “E öyle.” İnkar etti, “Değil.” Geriye ne kalıyordu ki? “Ne o zaman?” Öfkeli şirin de olabilirdim ama o Serdar’ dı, kocamla aynı şirin olamıyordum değil mi?

Başını arkaya yasladı, eli yüzümde sart parmağı tenimi okşadı durdu. “Var mı böyle güzel, süsüne düşkün ama deli bir şey?” Beni tarif ediyordu, kahkahamı tutamadım, başımı omzuna eğip tüm odayı sesimle buluşturdum. “Serdaar.” Şirine vardı ama o Sena’ ydı, Sena kadar naifti. Üstelik beni böyle görmesi içimi keyiflendirmişti.


Başımı nazlı nazlı “Yok.” Diye kaldırdım, nasıl keyifliydi içim aktı gözlerine. “O sadece-” Cümlem onunkiyle bölümdü, “Bana özel.” Deyişine uslu uslu başımı sallayıp ona sarıldım. “Hıhı.”

Süsüne düşkün,
Süsüme düşkün güzel… Serdar’ dan böyle yumuşak kelimeler duymak o kadar aksi, o kadar garipti ki acaba benim için başka ne diyebilir diye içim içimde döndü durdu. Geçen de bakımımdan bahsetmişti, beni hayli çözüyordu, her ne yapıyorsam izliyordu demek ki.
Hoşuma gitmedi değil, sürekli ne yapmakta olduğuma bakması değerli hissettiriyordu.


Kollarım boynunda, nereye kıvrılsam ne yana gitsem sanki hayat bu yönde akıyordu. Hele ensemle boynumun arasına bir çiğ damlası misali indirdiği dudakları, bir yabaninin mevsimine yenilmesi gibiydi. İki eli elleri kadar olan sırtımı aşağı yukarı sıvazlarken yanağımı öpmesiyle oturuşumu düzelttim.


Yeniden çizgi film izliyordum, her şeyin de farkındaydım ilgimi üzerinden çekmemiştim elim kolum onda, keyifle arkama yaslıydım. Bir an aklıma gelenle fısıldadım, “Sen yokken annemi aradım bende, selam söyledi.” Başını salladı, saçlarımı okşamaya başladı.

Urfa’ da her şey normalmiş, annemin konuşmasına bakarsak da Sena ve Azat’ ı kimse bilmiyordu. Sanırım Sena bir süre daha bu ilişkiyi saklama taraftarıydı. Onu tanıyordum, kendinden emin olmadığı sürece hiç bir şeyi açığa vurmazdı.


Tahminen karakteri gereği Azat’ dan ne zaman sıkılacağına, ya da sıkılacak mı ona bakıyordu. Benim için bu konu tam bir muammaydı, Sena’ yı kestiremiyordum ama mutlu olmasını ondan çok istiyordum.



Çizgi film çok güzeldi, geçen keyifli dakikalar arasında bildirim sesiyle ekranı yanan telefona baktığımda saat üçü yirmi geçiyordu. Henüz bir şeyler hazırlamak için erkendi, bu akşam yemeği ben hazırlayacaktım ama ön hazırlıgı yaptığım için rahattım, sadece birleştirip pişirecektim.


Şirine rengarenk çiçekleri toplarken ona eşlik eden güçlü şirinle konuşuyordu, çok da ses yapmadan dalgın dalgın mırıldandım. “Serdar en sevdiğin renk ne?” Bir an durdu, derin bir nefes aldı ve bedenimiz bununla hareketlendi.

Göğüslerimin altından belime sardığı eliyle etimi okşadı, manidar bir sesle “Pembe.” Deyince önce anlayamadım, hemen sonra kaşlarımı çatıp dirseğimle böğrüne doğru vurdum. “Sen arsızlaşıyorsun hemen, dön de gargameli izle.” Ben adamı tanımaya çalışıyorum onun aklı daimi olarak bel altı çalışıyor. Tamam biliyorum seviyor güzel de seviyor ama yeri değil ki. Sessiz bir mırıltıyla devam ettim. “Azman.”

Bu defa sesle gülen ben değil Serdar’ dı. Yükselen sesiyle yerinde doğruldu “Ne!” Öyle, omuz silktim. “Ay birde şaşırıyorsun Serdar.”


Eğilip şakağımı öptü, başım bununla sarsıldı. “Karımı seviyorum.” Dişlerini sıka sıka kurduğu cümle beninde mest etmişti. Eğildiği yerde bana baktı, kirpiklerimi izledi. “İçine giriyorum ama hala şu ufak temaslarının, duruşunun, bakışının hastasıyım işte.” Gözlerimi yumarak iç çektim. “Kabul ediyorum ben de..” Ona döndüm, elim çenesine gidince duruşunu benim için düzeltip ikimiz için bir yer açtı. Oturduğum yerde ona dönmek şimdi daha kolaydı tabi.


Sözlerim gözlerine aktı, “Doyamıyorum sana. Sana sarılmaya da öpmeye de. Böyle hiç yanından ayrılmak istemiyorum ne olacağız biz Serdar?” Siyah sakalları parmaklarımın arasına değiyor, onları sıvazlıyordum ama asıl içim, her şeyim ona kapılıyordu.
İkimiz de cinsellik değil daha başka bir olaydan söz ediyorduk. Bunun bilincindeydik, değerimiz bizi aynı evrende baş göz ediyordu.


Parmaklarımı kavradı, ilk iki parmağımı dolgun dudaklarına değdirdi. “Yanımdan ayrılmayacaksın zaten yavrum. Hiçbir yere yollamıyorum seni.” Lütfen, beni böyle yanından ayırmayışı ne hoştu, o da bir yere gitmiyordu.


Birden aklıma bir şey geldi “Bir saniye, annemlere falan da mı? Kalamaz mıyım?” Arada gidip kalmak isterim, şu sıra değil ama ileride elbette. Tabi Serdar kaşlarını çatıp “Neden kalacakmışsın?” Deyince bir sorun oluşturduğunu anladım ve dudak büktüm. “Bilmem.”

Ayrı kalıp onu da beni de cinsel olarak zora sokmak istemezdim, “Regl olunca giderim olmaz bir şey.” Zaten o süreçte birlikte olmuyorduk.

Söner sandım, sözlerimle alev aldı. “Asıl adet olunca gidemezsin. Nereye gidiyorsun o ağrıyla?” Yani, bilmem.

“Ama dedim ki-” Tepkilerini ölçemiyordum bu yüzden yüzüm değişiyor, affalar ve bozulmuş halimden sıyrılamıyordum. Sözümü netlikle kesince onu izlemeye devam ettim. “Hayır hayır öyle bir şey olmayacak. Göreve gidersem gidersin. Ne yapacaksın annende?” Bilmiyorum, sadece olur ya insan annesine gider hani. Gitmez mi?

Sesim kısıldı, “Ya öylesine sordum. Belki Sena’ yla falan.” Cidden tamamen öylesine. “Yok.” Deyip arkasına yaslandı, başımı iyice ona çevirdim. “İzin vermiyorsun yani başka bir yerde kalmama?”

Nasıl sinirlendiğini görebiliyordum. Bu onu kızdırmıştı ama böyle kadar karşı olduğunu ben de hiç tahmin etmeden dile getirmiştim.


“İzin vermiyorum evet. Nasıl ben seni o evde bırakıp bir yere gitmiyorsam, gece başka bir yerde kalmıyorsam sen de gitmeyeceksin.” Yani, o da gitmem diyordu şimdi. Yavaşça önüme döndüm, omzumda duran saçımı düzeltti. “Uyumam sensiz. Evinde kal neden başka yerlere gidiyorsun sen?” Henüz bunları konuşmak için erkendi belki de, yeri gelmeden daha.
Israrla hayır diyordu, belki haklıydı da ama yeri geldiğinde ya bana kıyamazdı, ya beni üzmek istemediği için kabul ederdi. Gerçi ben de can atmıyordum başka bir yerde kalmaya, umurumda değildi öfledim. “Ne bileyim ya konu öyle açıldı.”


“Tamam kapat açıldıysa.” Olur, zaten çok da hoş durmadı. Ki bu hali, tavrı, sözleriyle sanki onu en baştan yeni yeni tanıyordum.

Peki geç gelsem eve?” Şansımı zorluyordum belki de, ama böyle ufak şeylerdr tavrını çok da merak ediyordum.


“İstediğin yere istediğin saatte gidip gelebilirsin, bunları ben gitmeden konuşmuştuk zaten. Nerdeyse ben alırım seni.” Bu hali, tam olarak bu mevzuyu çok seviyordum işte.


“Kızlarla bir yerlere gideriz belki,” Gözlerimi kapatıp başımı arkaya yasladım. “Ama sonra hep seninle yine böyle.” Her an, yaz kış demeden sadece ikimizin olduğu güzel bir tatil… Başımı arkaya attığım yerde elini açıkta kalan boynuma ve çeneme koyarak yüzüme eğildi. Tenimi sevdi, “Olur yavrum, olur.”
Eğildi ve yanağımı sıkıca öptüğünde ne olursa olsun aramızda bu konuda bir problem çıkmayacağına, çıktığında ise halledebileceğimize emin oldum.

Çünkü Serdar başka bir adamdı.
Bana zaafı olan bir adam..


Sırtımı tekrar ona yasladım. Bu defa bedenim göğsüne yan dönük, onun tüm kolları bana sarılmıştı. Uzun bacağını uzatıp bilgisayarı zeminde kaydırdı, yönünü bana çevirdiği ekranda sessiz sessiz çizgi filmimi izlemeye devam ettim; sanki yüreğim elekten geçip tüm tozlarını bertaraf etmişti.


Usta şirin rol icabı suda boğulmaya başlayınca şirin babanın da bilgisinde sakar şirini onu kurtarması için çağırdılar. Sanırım sakar şirine onları gargamelden nasıl korumaları gerektiğini göstermek istiyorlardı.

Usta şirin suda çırpınırken sakar şirin panikle koşa koşa yanına geldi, diğer şirinler etrafta saklanmış, olan biteni izliyordu. Sakar şirin ‘keşke yüzme biliyor olsaydım.’ diye hayıflanınca şirine ona kayığı alabileceğini söyledi. Sakar şirin bu defa da ‘keşke kürek çekmeyi bilseydim’ dedi


Onun bu hali bana tebessüm ettirirken saçlarımın Serdar tarafından sevilmesi de içimi mest ediyordu. Yumuşaklık, o şefkatli eller derimi okşaya okşaya hareket ediyordu. Yanağım bağrımda, eli başımda eğilip saçlarımı öptü.

Çizgi film akıp giderken gözlerim aynı zamanda kapanmaya başlamıştı. Açıyordum, inatla kapanıyordu bir süre sonra dayanamamışım gerisini hatırlamıyorum.

Bedenimin sıkıca kavrandı ve ardından Serdar derin bir iç çekti. “Hh, kurban olurum sana.” Bu defa yüzüme eğilmişti, alnımla burnumun arasını öptü, içi dolu dolu, o kaba sesiyle öyle bir söylüyordu ki çocuklar gibi gülerek uyanıyordum. “Kurban olurum sana benim güzel yavrum.”

Bir eli yüzüme çıktı, yanağımı avuçlayıp kendini bana örttü. “Sıfata bak, şu haline bak yiyeceğim seni şimdi.” Daha sıkı sardı, başını şükür eder gibi havaya kaldırdı, sonra “Seni bana verene kurban olurum.” Derken eğilip tekrar başımı sıkıca öptü. Beni ara ara bu şekilde sevmesine artık alışmıştım ama biraz uykuluydum, haliyle neye uğradığıma da şaşırıyordum bir miktar.


Uzanıp omzuna tutundum, ortam gereği biraz uyumuşum sadece. “Serdar’ ıım.” Kollarımı ona dolayıp yüzümü boynuna yerleştirdim, öptüm.

“Söyle yavrum.” Defalarca öptü, tekrar tekrar öptü tatlı tatlı dudak sarkıtmaktan ve gülümsemekten başka bir şey yapamadım.

💎


Çorbayı içindeki kepçeyi alarak kapağını kapattım. “Serdar ben anahtarlarımı düşürmüştüm ya o karda.” Bir yandan konuşuyor bir yandan da çorba kepçesini suya tutuyordum, birazdan makinayı dolduracaktım. Az ilerideki dolaptan etleri çıkartan Serdar’ a döndüm.


Başını salladı, “Buldum yavrum ben onu, evde duruyor. Gidince vereceğim yine aklımda merak etme.” Etleri tezgaha koydu, havluya uzanıp keyifle ona yanaştım. “Yaa.” Kaybolsaydı çok üzülürdüm çünkü, hem çok güzeldi hem de benim için çok değerli.

Tezgahta uzandığı etlere baktım, çekmeceden bıçak aldı. “Yine mi et yiyeceğiz?” Bu akşam et yememiştik, sadece bu akşam için onu nihayet kuru patlıcan dolmasına ikna etmiştim yanına da börekle çorba yapmıştım, ki gayet de güzel olmuşlardı. “Az çıkart bari sevgilim.” Diye devam edip yanında durmayı sürdürdüm.


Başını çevirdi, sadece bakmakla yetindi. Bakışı onun hakkında bir çok şeyi anlatıyordu ben de omuz silkip gülümseyince bu defa “Gel.” Deyip kolunun altına aldı. “Ne yapacaksın şimdi? Erken değil mi yarın için?” Yemeği yeni yemiştik hem de Serdar’ ın zoruyla baya yediğim için bu durum pek midemin kaldıracağı bir şey değildi.

Yemek görmek istemiyordum.

Büyük, koyu renkte bir parçaya uzandı, “Doğrayacağım, sonra soslayacağız bir gece dinlenecek.” Dudaklarımın arasından onu anladığımı belli ettiğim mırıldamalar çıktı.

Yine de görüntü bana pek cazip gelmediği için bir adımla vaz geçip kaçmak istedim, ellerimi iki yana kaldırdım. “Serdar ben dokunamam, çiğ kötü kokuyor birde.” Tamam pişince çok güzel oluyordu Serdar bu konuda Azat’ in da dediği kadar iyiydi ama benden buraya kadar.

Bıçağı bıraktı, elini bana uzattı. “Gel.” Hafif hafif gülümsüyordu, “Öpeyim bir tane gel.” Deyişiyle ona attığım ufak adımla temasına karışan busesi ona karşılık vermeme sebep oldu. Yanağımı öptü, sakallarının aştığı yüzü çok cazipti.


Geri çekildim, o önüne döndü ben mutfak  toplamayı bir kenara bırakıp Serdar’ ı izlemeye başladım.
Etleri ortasından ikiye bölüyordu pirzola mıydı bilmiyorum ama benziyordu. Ellerimi arkamda bağlayıp ona biraz daha yaklaştım, “Serdar elini kesme tamam mı?” Çok sert duruyordu ben asla yapamazdım. “O beyaz şeyleri atmayacak mısın?”

Evin üzerinde beyaz beyaz şeyler vardı, çok da hoş değildi. Sorum onu gülümsetti, “Yavrum yağ onlar, yağsız nasıl pişsin?” Öyle yağ mı olur?

Burun kıvırdım. “Tereyağı var, mis gibi Trabzon tereyağı. Normal yağ var, var yani.” Zeytin yağ hariç hepsine vardım ben. Tekrar bana dönüp bu defa tek kaşını havalandırınca başımı derin bir solukla konuyu geçiştirir gibi yana eğdim. “Tamam tamam.” Tamam şaka bir yana biliyordum o kadar da cahil değilim. Tabi yine de pek hoş durmuyordu.


Önüne döndü, “Kolunu çeksene izleyemiyorum.” Bu defa bakmadı, güler gibi kaşlarını çattı. “Hani kokuyordu?” Evet ama izlenilesi duruyordu. Ayak parmaklarımın üzerinde yükseldim, “Ya güzel yapıyorsun hoşuma gitti, ama göremiyorum.” Tek kolunu indirdi, “Gel böyle.” Bana önünde bir yer açmıştı, keyifle oraya girince işine devam etti.


Önündeydim böyle her şey çok net görünüyordu, kemiğe gelen bıçak etin üzerinde kayıyor ve onu ikiye ayırıyordu. Bazılarını sıyırıyor, bazılarını ayırıyor ama genelde hepsine aynı işlemi yapıyordu.

Yukarıya sıyırdığı kollarıyla bileğini izlerken “Bir gece bekletince daha mı güzel oluyor?” Et hakkında Serdar’ ın aksine hiçbir şey bilmiyordum annem güzel yapardı. Ben zaten çok yemezdim yersem de arada tavuk yerdim ama hamur işi ve normal yemeklerde de Serdar’ dan daha çok şey bildiğim kesindi.

Mırıldanışıma cevap verdi, hatta üzerine birkaç şeyle daha eti anlattı. İhtiyacım olacağını sanmıyordum, yine de onu izlemek sandığımın aksine keyifliydi.
Sonunda ona yaslanmayı bulaşıklara dönerek bıraktım. “Bulaşıkları makinaya dizmem lazım.” Onun da işi bitmek üzereydi, başını salladı, tek kolunu kaldırarak geçmeme müsaade etti.

Masayı silmiştim çok bir işim kalmamıştı. Perdesini kenara ittirdiğimiz camdan dışarıya baktım; hava kararmış, yağmaya başlayan kar sokak direğinin altındaki sarı ışıkta görünmeye başlamıştı. Belki birazdan dışarıya çıkardım, biraz yürüyüş iyi gelirdi ama parmak uçlarımdaki yara banklarını hissettikçe bu sanki olanaksız gibiydu.

Serdar’ a bu konu hakkında bir şey söylemeden önüme döndüm. Bulaşık sabununu aldım, sıcak suyu ayarladım makinanın kapağını açarken Serdar’ın telefonu ahşap masada ışıklandı. Mutfak dardı, küçük, dar ama bunların aksine kesinlikle tatlıydı. Alanın darlığı sebebiyle sebeple telefonu kolayca görebiliyordum.

İsim yerine sadece bir harf vardı, kaşlarımı çattım “B ne?” O sırada Serdar tek eliyle telefona uzanmıştı, bakışlarım bir cevap için yüzüne gitti.

“B ne Serdar?” Kim kimi telefonuna hangi sebeple bir harfle kaydederdi ki?

Telefonu masadan aldı, yüzüme bakarken donuk suretinde dudakları “Burcu.” Diye aralandı. Öyleyse niye onu adıyla kaydetmemişti? Niye bunun yerinde bir harf vardı?

Arama devam ediyordu, beni, halimi, tavrımı yok sayıp arkasını döner gibi olunca sesimi yükseltip ona adımladım. “Neden ismiyle kaydetmedim de dostunmuş gibi kaydettin?” Göz bebeklerim üzerini hızla tarıyordu, siyah kazagıyla sırtında sabit kaldım. “Metresin gibi?” Sözlerim acımasız olabilirdi, biliyorum, yine de onu durdurmuştu. Bu defa bana dönerken telefonun sesini tamamen kapattı, yüzündeki öfke sesim kadardı.
Sesim bizi sarsacak kadar…


Onu ve mimiklerini okuyordum, kaşları bir öfkeyle kalkmıştı ama ben de bir açıklama istiyordum öylece gitmesini bize yediremezdim. Etli dudakları aralandı ve façalı kaşı gerilirken bana baka baka  “Telefonumda başka bir kadın ismi görmek istemiyorum.” Diye soludu. Tamam ben de istemiyorum ama şu an açık açık Burcu yazısını görsem daha az sinirlenirdim. Hatta belki hiç.


Alt çenesini hareketlendirip işaret parmağını bana doğru kaldırdı “Biz seninle bu konuyu daha önce konuştuk.” Sakindi, öfkeden delirdi diyemem ama gözleri hayli tehlikeli bir hal almıştı. Sözlerimden hoşnut olmayan tek kişi ben değildim yani, ne alaka. Üstelik doğruyu söylüyordu bu konuyu daha evvel sert bir dille konuşmuştuk ama olan her neyse, buradan bakınca görünen oydu. Kimse kimseyi kolay kolay bir harfe esir etmezdi.

İçine sindirememiş olsa gerek azarlar tonda “Hatta tartıştık.” diye devam etti. “Bana ne söylediğine dikkat et.” Evet ama bu, böyle bir konuda susacağım anlamına gelmiyor ki.


Ellerimi belime koydum, yüzüme denk hizadaki elini indirdi. “Ben neden kimseyi baş harfiyle kaydetmiyorum o zaman?” Burnumdan soluyordum ama sesim daha sakindi. Göz gözeydik, o benden daha fazla sinirliydi. “Ben de harfle kaydedeceğim bakalım nasıl anlaşılıyor?” Sonunu biliyorum ben, malımı biliyorum neyin örneğini vereceksem. O da değiştirsin o zaman, Burcu İş yazsın açık seçik, neden insanları harflere saklıyorsun?


Birden yükseldi “Saçma sapan konuşma!” Öyle bir bakıyordu ki sanki tek saçmalık benim sözlerimdi. Sanki her şey, tüm eğrilik ve fikirsizlik benim iki dudağımın arasından çıkanlardı. Mimiklerinden anlaşılan, sözlerime tiksinir gibi bakan oydu, uzatmak da istemiyorum ama hala kendimle hem fikirdim.

Şaşırtmadı, tam dudakları aralandı bir şey diyecek oldu bu her neyse vaz geçti, arkasını dönüp öfkeyle  gitti.


Neden saçmalayan bendim? Tamam abartılacak bir şey yoktu ama yine de… Başımı iki yana sallayıp önüme döndüm. Garip geldi, kendimi olaydan alamadım, üstelik kıskandım da. Sanki beni H diye kaydetse daha özel olurdu, sanki ona Burcu yazsa beni H, bilmiyorum.

Tezgaha yönelip lavaboya doldurduğum bulaşıkların üzerine suyu açtım. Süngeri aldım, sabun sıktım bulaşıkları tek tek arındırıp makinaya dizdim. Dolma tenceresini boşalttım, onu yıkadım tepsiyi aldım derken uzun uzun durdum mutfakta. Bile isteye, biraz da durmak için, içimdeki öfke dinsin diye zamanı hiç hesaplamadan dip köşe temizledim her yeri.

Haliyle lavaboya dayadığım bedenimle üzerim de ıslandı, suyu atletimden karnıma kadar hissettim ama hemen hemen bir buçuk saat ne mutfaktan çıktım, ne onun geldiğini gördüm. Bir şey düşündüm desem de yalan olur, hiçbir şey düşünmeden sadece işimi yaptım çünkü bana göre düşünülecek bir şey de yoktu.

Basit, saçma, kırıcı ve boş bir olaydı. Ona güveniyordum Serdar’ la ilgili hiçbir zaman net bir güven problemi yaşamadım ama bu akşam olanlar tarafımca susulacak gibi değildi. Şimdi de odan bir adım beklemiyordum, atmasın ben de ona atmayayım bir süre uzak kalalım. Belki o zaman her şey daha dinlendirici ve ferah olurdu.


Mutfaktan çıkınca karşıki merdivenlerden üst kata yöneldim. Dışarıya çıkmak istemiştim evet ama şimdi çıkarken Serdar belki mani olmaya çalışırdı onunla tartışmaktan ziyade konuşmak istemiyordum. Hem de ıslandığım için sanırım epey üşümüştüm, belki yarın.

Bir elimle karnımı yokladım, su buz gibi olmuş kıyafetim karnıma yapışmıştı. Basamakları bir bir çıkarken onu birkaç santim kendimden uzaklaştırdım.   Kendi halimde bir şeylerle uğraşmak iyi gelmişti, biraz öfkemi atmıştım biraz içimin kırıklığı geçmişti biraz da stresimi dindirmişti. Tabi tüm bunlar üzüldüğümü değiştirmiyordu, üstelik birde kasıklarıma kadar ıslanmıştım ama en azından daha iyiydim.


Trabzanlara tuturken gayet yavaştım, ona bakımıyordum ama ortalıkta görünmüyordu. Yatak odasının da kapısı aralıktı ama ışığı yanmıyordu. Belki salondadır diyerek odaya rahat bir adım attığım an onu ilerideki teklilerde oturmuş dışarıyı izlerken buldum. Yavaşça bana döndü, bakışım anında ileride, yerde duran valize gitti.

Bakmak istediğim bir yer değildi, aynı odada da durmak istemediğimden valizin önünde diz çöküp  beyaz bir kazak, atlet ve siyah taytımla külot aldım. Beni izliyordu, bakışları öyle bir üzerimdeydi ki onunla olan iletişimime rağmen geriliyordum, çekiniyordum ve heyecanlanıyordum. Fermuarı açan parmaklarım bir an titrer gibi oldu, nefesim bir çift gözle kesilse de yokmuş gibi davranmaya çalıştım.

O yokmuş, bir bacağını diğerine atıp gerile gerile otururken beni hiç izlemiyormuş.
Dün bu saatlerde sevişiyorduk, ondan birkaç saat evvel arkamda duran yatağın ayağını kırmıştı; tabi sonra da kalan üçünü. Şimdi bu halimiz, düzelmez değildi sadece garipti.

Valizi kapatıp oturduğum yerden kalktım ve asımlarken ona arkamı döndüm. Şimdi banyoda üzerimi değiştirir sonra da çoraplarımı giyer salonda çizgi film izleyerek uyurdum. Ne yazık bi bu saatte gideceğim bir yer yok, dışarıya gideceğim hava ise mevcut değil.

Salona insem peşimden gelmeyeceği ne malum diyerek banyoyu seçmiştim, içeriye girip lambayı yaktım, kapıyı örtüyordum ki içeriye uzanan bir el kapıyı tuttu. Geriledim, arkamı dönüp çamaşırları kenara bıraktım. Ona bakmak çok cazip gelmiyordu ama gerildiğimi de görsün istemiyordum. İster istemez boşalan kollarımla geldiği yere döndüm.

Kaşları çatılmış, ne oldu der gibi içeriye girince kapı arkasında kaldı. “Neden değiştiriyorsun üzerini?” Bana ufak bir adım attı, ellerimi belime koyarak çenemle kapıyı işaret ettim. “Çıkar mısın?” O da söylüyordu, üzerimi değiştiriyorum.

Hiç oralı olmadı, bu defa karnıma giden bakışlarıyla ıslaklığa doğru uzandı “Ne bu üstün?” Elini itmek yerine ona bakmadan göz devirerek bir adım geri çıktım. Bana baktı, “Ne bu halin ne?” Neye benziyor? Sadece ıslandım işte. Kapıyı tuttum, açtığımda bakışları tekrar karnımdaydı, uzanıp ıslaklığı kavrayınca elimle koridoru işaret edip ofladım. “Ya çık çık.”

Bana bakarak konuşuyordu, hiç oralı olmadım. “Sen çık. Git odada giyin soğuk burası.” Evet biraz soğuktu ama iki dakikadan bir şey olmazdı.
Karanlık koridora döndüm. “Soğuk değil çıkarsan giyineceğim.” Hadi ama, karnım dondu burada hala kıpırdamıyordu.

Kapıdaki elime uzandı, yere indirip güya ondan kaçtım. Nereye neden kaçacaksam.. “Lan tamam buradayım işte odada değilim, üşüyeceksin git giyin uyuz etme adamı.” Sanki çok normaldi de.

Daha fazla uğraşmak istemediğimden arkamda kalan kıyafetlerimi kucaklamak için döndüm. Bu sırada kinayeyle “Uyuzsun zaten.” Deyişime aldırmadı. Ben eşyalarımı alıp yanından geçtim gittim, o söylediği gibi gelmedi.


Üzerimi hemen giyinmiştim, ıslanan kıyafetlerimi banyoya bırakıp alt kata adımladım. Salon tüm odalardan daha sıcaktı, oranın verdiği hissi de manzaradan olsa gerek bir başka seviyordum. Kutu gibi bir oda, boylu boyunca camlar, minderler ve sarıldığım polar battaniye. Odaya girdiğim gibi yüzümü, hatta tüm vücudumu saran ısı şömineden geliyordu.

Karanlıkta Serdar’ ın olmayışıyla ilerleyip bilgisayarın hemen yanına, camların önündeki minderlere uzandım. Serdar buralarda değildi nerede olabilir bir fikrim yoktu, belki bu defa mutfak.


Bilgisayar çizgi filmden sonra kapattığımız gibi duruyordu. Pembe battaniyemi üzerime örterek zeminde uzandım. Yatarken bilgisayarla ilgilenemeyeceğim için de bu defa telefonuma yöneldim. Kulaklığımı takıp bir müzik açtım, mesajlarım birikmişti hangi birine döneceğim konusunda kararsızdım ama bir yerden başladım. Önce Tuğrul’ u iyi olduğuma ikna ettim ama görüyordum ki Tuğrul dahil herkes Serdar’ a mesafeliydi. Ki Tuğrul’ un Serdar’ ı ne kadar sevdiğini hatırlarsak bu hayli üzücüydü. O son yaşanan olaylar dahilinde haklılardı da, yine de düzeleceğine dair umutlarım vardı.

Serdar bu konuda bir şey yapmazdı, insanların ona ne gözle bakacağına aldırmazdı çünkü biliyorum. Onun çevresinin yanında ne Tuğrul ne Sena ne de başka birinin önemi olmadığını dillendirmese de farkındaydım. Yine de, bir şekilde eski tadı yakalarız umudum hep vardı.

Emir konusuna hiç girmiyordum, çünkü o mesajlarıma dahi dönmüyordu ve bu beni çok üzüyordu. Son birkaç gündür ara ara yazıyordum, tabi benim son görülmem ve mavi tikim kapalı olduğundan mesajı okuyup okumadığını da anlayamıyordum. Arasam da açmazdı, gittiğimde bu konunun üzerinde daha fazla duracaktım.
Ayça’ ya yazdım, geri dönüş yoktu. Dinlediğim müziklerden olsa gerek gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlayınca ekranı kapatıp kendimi o ağır çekime bıraktım.

Battaniye havalandı, gözlerimi aralar gibi olup huzursuzca mırıldanırken onu gördüm. Serdar, dizlerinin üzerindeydi ve bana bakıyordu. Elindeki sıcak su torbasını karnımın üzerine bırakınca aslında hala tam olarak ısınmadığımı fark ettim. Gözlerimi  yumdum, kaşlarım çatıktı ve kulaklıktan gelen müzik sakin sakin devam ediyordu. Ellerim de battaniyenin dışında kaldığından biraz üşümüştü, su torbasına tutunarak mırıltılar eşliğinde diğer tarafa döndüm.


Uyku akşamın bu vakti çok tatlı geliyordu, bir de sıcak olunca benim için ayılması hayli güçtü. Battaniye Serdar tarafından omuzlarıma kadar çıkartılırken başımı eğip bacaklarımı kendime doğru çektim. Tam kestirmiyordum ama sanırım karnım, midem ağrıyordu, öksürdüm ve kendime biraz sarıldım.

Afallamıştım, ne olduğunu tam o an fark edememiştim ama sıcak suyla gelmişti. Öyle dizlerinin üzerinde bana bakıyordu ve ben sokak direğinin sızdırdığı ışıkla akşamın bir vakti uyuyordum.

Battaniyeye sokuldum, ondan kaçmıyordum ama yanlış anlaşılmaya mal olacak bir hareketle  bedenimi küçülterek bir araya topladım.

Durumun aksine onunla olmayı seviyordum, aramızdaki bu kırıklık benim tarafımdan zamana bırakılıp yok sayılırdı ama Serdar’ ı bilmiyordum. Ne hissediyor, yanıma hangi duygularla geldi tamamen fikirsizdim, ta ki birkaç dakika sonra battaniyeyi kaldırıp yanıma uzanıncaya kadar. Uzanırken bir şeylerin aynı yöne aktığını fark ettim; gidemeyecek kadar duygu yüklüydü.

Battaniyeyi üzerimize örttü, elini kanıma uzatıp su torbasını kavradı ve beni kendine çekip sırtını göğsüne yasladı.
Yeniden onunla olmak, üstelik böyle karma bir olayda tam olarak ne fikirle yanımda durduğunu bilmemek garipti. Şimdi bana acımış mıydı? Yoksa bu gece duygularına yenik düşen bir adam mıydı?


Yine kapalı gözlerimle, kulağımda çalan müzik sesiyle öylece kaldım. Şarkının hoş, ince tınısı, içimi savuran dokusu ve ana bıraktığı iz çok özeldi. Sanki yüreğimin içi konser alanıydı da Serdar bu anın en can alıcı yeriydi. Şu an benimle burada olması, her ne olursa olsu arkamda duruşu bana güven veriyordu.
Sanırım onun en çok bu babayiğit halini seviyordum. Ne olursa olsun bırakmıyordu, arkamda durmaktan bir an vaz geçip beni yarı yolda ulu orta bir başıma bırakmıyordum. Aramız bozukken gururlu duruşunun aksine sarmaktan da, sarılmaktan da gocunmuyordu.


Teması içimi yeni bir heyecanla kavurdu. Bana dokunuyordu, bir nevi onun kollarındaydım. Bugünü düşünürsek ikimiz için de özel bir andı bence, şu haldeyken attığımız adımlar ilişkimize verdiğimiz değerdi.
Bugün…
Ben bugün haksız değildim, tüm bu yaşananlarla bir pişmanlık beslemiyordum sadece an başkaydı. Zaman bizi birbirimize itmişti. Onu seviyordum, kıskanmıştım. Ki hala aynı halde kayıtlıysa yine aynı şeyi yapardım.


Derin bir nefes almamı sağlayan kokusu burnuma dolarken elim koluna, bedenim bedenine değiyordu. Sakince nefes alıp vermeye devam ettim, biz durdukça sıcak su mideme, karnıma iyi geldi. Dakikalar geçip gitti biz değişmedik, müzik değişti, bir klarnet tüm iliklerimde düğüm olup kaldı. Bu uykulu halim, uyumamak için direnen bünyem ve beni bu anda tutan varlığı dilsiz bir müzikle canımı yaktı.


Günler sonra ilk kavgamızdı.
Daha doğrusu evliyken ilk kavgamız sayılırdı, o meçhul günün ilk ayazı buydu ama o ayazın sonunda Serdar bana gelmişti.

O bana bir adım attı, ben de geri durunca kendini cidden somurtkan şirin gibi hissettim. Madem o bir adım attı, klarnet sesinin verdiği dolulukla ben de atmalıyım diyerek yavaş yavaş ona dönmeye başladım. Hareketimle battaniyeyi hafif kaldırdı, ona dönem için yardım etti. Suyumu tuta tuta dönmemle bedenimi sarıp sırtımı okşadı.

Mesafeliydi, öpmedi mesela sadece bundan bile anlayabiliyordum ama geri de çekilemezdim. Madem hal böyle, bu defa uyku mağruru olmaya karar verdim. Başım bağrında, alnım göğsünde kendimi uykuya tamamen bıraktım.
Klarnet sesini o da duyuyordu biliyorum, ikimizin yüreğine dolan o ses önce hangimizi yorardı, hangimizi yumuşatırdı acaba. Tüm bunları ve dahasını düşünürken zihnim saçmalamaya başlayınca uykuya bir adım kadar uzak olduğumu anladım. Uyuyordum, düzenli soluklarımın vardığı yer hareketlense de ben her şeyden uzaklaşıyordum.


Sırtımı sevmiyordu, eli öylece duruyordu. “Isındın mı?” Deyişine başımı sallayamadım, zorla “Hıı.” Deyip bir nefesle sustum. Görüyordu, halimi görüyordu konuşmak için geç kalınmış bir andaydım. Dakikaların ardı sürerken müzik çoktan değişmiş, sıcak su beni daraltmaya kolum da uyuşmaya başlamıştı.

Diğer tarafa dönüp başımı minderin soğuk yüzüne yasladım, zaten Serdar’ da bana gelmemişti.

Tekrar eski halimi aldım, bacaklarımı kendime çektiğimi hatırlıyorum bu defa sadece rahat rahat uyumak için kıpırdandım. Benim hareketlerimle aramızdaki mesafe bir karış kadar açılmıştı, ki hiç de umurumda değildi.

…..


Canım acıyordu.
Kulağım çok acıyordu; beni uykudan uyandırıp neredeyse ağlar bir halde sırt üstü dönemi sağlayacak bir acıydı.

“Ne oldu?” Serdar’ ın doğrulurken bana yönelttiği  sesiyle bir elimi ekşittiğim yüzüme kapattım diğerini alel acele kulağıma götürdüm. Kulaklığım, benim kulaklarım zaten çok küçüktü şimdi de üzerine yattığım için çok acıyordu. Kim bilirdir ne zamandır böyleydim.

Müzik çalmaya devam ediyordu, kulaklık kulağımdan düşünce Serdar ne olduğunu anlamış olacak mindere düşen kulaklığı alıp duvara doğru attı. Omzuma dokundu, “Gel bakayım, acıyor mu çok?” Çok acıyordu, işaret parmağımı kulağımın içine sokarak biraz ovayım derken Serdar o ara kulaklığın diğer eşini de çıkartıp attı.


Omzumdan tutup çekti  “Gel bana.” Hala uykuluydum, “I ıı.” Diyerek ellerim kulaklarımda somurta somurta yatmaya devam ettim. Beni izliyordu, doğrulduğu yere uzandı ve bu defa karşı gelmeme müsaade etmeden belimden tutup beni kendime çekti. İstediği olduğunda ilk hareketi ise kulağımı öpmekti. Bir şey diyecek gibi, tekrar öpüp kulağımı parmakları arasına aldı. “Geçer şimdi tamam.”

Yan yana uzanıyorduk ama yeni uyanmışlığı afallatan hali vardı üzerimde. Diğer kolu başımın altından geçmiş beni iyice kendime çekmişti. Gözlerimi aralamadan öylece durdum, diğer kulağımı da okşarken derin ve sıkıntılı bir nefes aldı.

“Bırak tamam.” Zaten benimle konuşmuyordu, şimdi istemiyordum böyle bir ana sebep olayım. Zoraki bir muhabbetin içine girelim, kendini bana mecbur kılsın. Ayrılmak istedim, kollarını belime sardı. “Dönme bana arkanı.”
Sözleri bir sancının kahırla özgürlüğe kavuşması kadar ağırdı. Kendini zorla ifade ediyor, gitme diye yakınıyordu sanki.

‘Dönme bana arkanı.’

Kelimeleri beni olduğum yerde etkisiz hale getirmişti. Öyle bir söyleyişi vardı ki dönemedim, vaz geçtim ama yine sağlam bir adım atamadım. Başım bağrına dönükken sakince mırıldandım “Uyumak istiyorum.” Cidden uykum vardı, garip bir döngüdeydim tam da ayılamıyordum.

Uzanıp başımı sevdi, severken kendine yasladı. “Uyu burada.” Göğsünde uyumamı istiyordu, bu durum kaşlarımı ağlar gibi çattı “Sen dönüyorsun.” Sesim, ne demek istediğimi anlamıştı. Ben buradayım tamam ama sen mesafelisin, sen uzaksın.

Başını yüzüme doğru eğdi, alnı şakağıma yaslandı.
“Dönmüyorum, dönemiyorum diyemem denemek hiç geçmedi aklımdan. Dönmüyorum, sen de dönme.” Gitmeyi de fikir edinmemiş yani, ona bir ihtimal vermemiş.

Ben beş karış yüzümle susarken o daha mimiklerimi görmeden şakağımı öpüp devam etti. “Asma yüzünü tamam, tartıştık bitti. Değiştirdim adını da.” Tartıştık bitti mi? Ben de uzatmak istemiyordum Serdar’ la hem fikir olmak içimi rahatlatmıştı.

Biraz kıpırdandım, “Değiştirdin mi?” Başını salladı “Hıhı.” Aramızda kalan elimi bağrına koydum, battaniyenin altında sıcacıktım. “Kıskandım ben.” Ondan bir şey saklamıyordum, kıskandığım için de asla utanmıyordum.

Sözlerim onu biraz gülümsetmişti, “Ama ben seni seviyorum.” Derken enseme uzanıp saçlarımı okşadı. “Çok seviyorum.” Benim de sesime bakarsak Serdar sanki küçük bir kız çocuğunu avutuyordu. Onunla konuşor, doğruyu eğriyi sakince gösteriyordu.

Omuzlarımı silktim, “Olsun ben kıskandım yine de. Ben de seni seviyorum ama sen de beni kıskanıyorsun.” Ona yanaşmamla burnum adem elmasına değdi, elim çarpan kalbinin üzerinde öylece durdu.

Saçlarımda geziniyordu parmakları, elinin beni komple sarmasıyla zihnim sesinde karıştı. “Haklısın, tamam. Özür dilerim bundan sonra dikkat ederim.” Serdar’ ın ben dahil birinden özür dilemesi çok da normalleştirdiğim bir şey değildi, bu beni gülümsettirmişti.

Başımı arkaya attım. “Tamam o zaman barışalım.” Karanlıkta çok net değildi ama onu görebiliyordum. Gülümsedi, kaba sesiyle sakin sakin “Barışalım yavrum.” Diyerek dudaklarıma eğildi.

Her kavga sonrası bu halimizi seviyordum. Sanki günlerdir ayrıydık, hiç öpüşmemiştik de o özlemle, o ilk heyecanlarla birbirimize gidiyorduk. Şimdi de, sanki dudaklarımın üzerinde kıpırdanan dudaklar beni ilk defa öpüyordu.

Kolumu battaniyeden çıkartıp boynuna sarınca yavaşça ayrıldık. Alnı alnımdaydı, yanağımı kavradı. “İyi misin? Nasıl ıslattın karnını?” Başımı salladım,
“Bulaşıkları yıkarken.”

“Yara banklarını çıkartmışsın.” Gözlerimi yumdum, “Isladılar, iyileşmiş zaten daraldım çıkarttım.” Yanağımı okşayarak dudağımın kenarını öptü. “Karnın ağrıyor mu? Çok üşüdün mü?” Beni tekrar tekrar aynı döngüde sevmesi nasıl başka başka hissettirirdi?

“Biraz, sen suyu koyunca geçti.” Uyurken vardı, Serdar sormasa aklımdan dahi geçmezdi. Kaşları çatıldı, bundan rahatsız olmuştu belli. “Niye söylemedin? Niye ıslatıyorsun üzerini Hazan? Hadi ıslattın değiştirsene hemen çocuk musun?” Derin bir nefes aldı, “Kulağın nasıl?” Bir şey söylemedim, oflayarak gözlerimi yumdum.

“Geçti o.” Kolumu battaniyenin altına alıp başımı yere koydum, ona baktım. “Sen neredeydin? Saat kaç?”
Beni izliyordu, parmaklarının tersiyle yüzümü okşadı.
“Buradaydım kalkmadım hiç. On ikiye geliyor, uyudun iki üç saat.” Öyle mi? Bana daha az gibi gelmişti. Ufak bir mırıltıyla kaşlarımı anladım der gibi havalandırdım.

Onunla konuşmak uykumu açmıştı, en azından daha iyi hissediyordum. “O kadar mı yoruldun?” O kadar yorulmadım, içim o kadar sıkıldı demek ki. Ben keyfim kaçınca hiç yemek yiyemiyordum tüm iştahım kaçıyordu ve kendimi uykuya veriyordum.


Keyifsizce bilmem der gibi dudak büktüm. “Bilmiyorum, mayıştım halim yoktu.” Öyle bir bakıyordu ki sanki her şey gözlerimden geçiyordu ve Serdar bunu her an dikkatle izleyerek öğreniyordu. Ben derin bir nefes aldım, o “Sinirdendir.” Diyerek tekrar iyice yanıma uzandı. “Dinlenirsin şimdi, gel bana.” Ne olduğunu anlamış mıydı ki şimdi?

Ona sokuldum, “Sen uyumadın mı?” Kaç saattir burada mıydı?
“Hayır.” Deyince kaşlarımı çattım. “Ne yaptın o kadar saat?” Bu arada cidden dediği gibi ona sokulunca sinirim geçiyordu kendimi daha iyi hissediyordum. Hoş, sinirimin sebebinde oydu.

“Seninleydim işte, kaşlarını çatıp durdun seni izledim.” Uyurken mi, ciddi olamazdı. Gözlerimi devirdiğimde utanır halimi saklayamıyordum, hafif gülümsedim. “Hıı, sana çatmışımdır.”

Başını salladı, “Hıhı.” Sonra dudaklarımla yanağım arasına yöneldi. “Öpeyim mi biraz? Çok özledim, izlerken içim gitti.” Öpsene, ben de çok özledim. Böyle kokun içime içime sinerken kendimi sana katamamak çok zor geliyor.


Ona doğru hareketlenip dudaklarına kapandım, temasımla üzerime meyillenip kendini uzun uzun, sakin hareketlerle bana bıraktı. Tadına vara vara anı yaşıyordu adeta. Dudaklarımı tek tek seviyor, öpüyor ve emiyordu. Kollarımı boynuna dolayarak huzurlu soluklarıma devam ettim.
Bu yavaşlık ruhumu okşuyordu, derinlerde bir heyecan kendini benim etrafımda tavaf ederken boğazımı ve kalbimi gıdıklayan tarafı taptazeydi.
Dudaklarına güvenle kapandım, kırdığım ya da kırıldığım ne varsa silindi sanki.

💎

8 Şubat 20′
                                                              Şanlıurfa

“Serdar’ ıım, uyan hadi sevgilim.” Beyaz satenimin ince askısını düzeltip yavaş yavaş üzerine uzandım. Çıplak bedenini göğüslerimde hissediyor, sıcaklığını tenime katıyordum. Başımı eğip tıraş olmuş yüzünü öptüğümde ellerim yukarıda duran kalın kollarındaydı ve ben bir yandan onun kollarını okşuyordum.

Koltuk altlarından geçip ona sarıldım, açık ellerim bağrının biraz aşağısındaydı. “Patatesler soğuyacak.” Mırıldanmamla uyandığını belli eden derin bir nefes aldı. Biliyorum gece geç gelmiştik, sonra da o halde sevişmiştik ama ben sanki hiç yol yorgunu değilmişim gibi sabah erkenden kalkıp mutfağa inmiştim.

Kaşlarını çattı, sol eli yüzüne gittiğinde ben daha çok yüzüğünü izliyordum. “Saat kaç?” Üzerine oturmamdan rahatsız gibi durmuyordu, saçlarımı omzumda toparlayıp burun kıvırdım “On bire geliyor.” Serdar yeteri kadar uyumuştu bence, neticede o her zaman benden daha az uyurdu.


Tekrar eğildim, tüm ağırlığımı üzerine bırakarak yan duran yüzünü sıkıca öptüm. “Hadi ama kociiş.” Son birkaç gündür çok keyifliydim ilk defa da Serdar’ dan önce uyanmasam da ilk defa bize kahvaltı hazırlamıştım.
Beni uykulu ve doğal olarak boğuk sesiyle “Yavrum…” diyerek susturdu. Biraz doğruldum “Kalkayım mı?” Kaşlarını havalandırdı, “Hayır, kal öyle. Çok iyi geldi sabah sabah.” Bacaklarım belinde iki yana ayrılmış, biçimli sırtı karşımdaydı. Başının iki yanında duran kollarını okşaya okşaya tekrar üzerine uzandım. Kasları poziyondan dolayı daha netti, sertliği parmaklarıma bulaştı, işaret parmağım belli bir damarı sıyırdı. “Hmm.” Ona dokunmayı seviyordum, sadece sanırım bu sabah biraz huysuzdu.


“Kalkmayacak mısın?” Elim bu defa siyah saçlarına indi, onun santim santim severek öpüyordum. “Kalkacağım yavrum, kalmazsam seni altıma alacağım.” Kıkırdadım, “Sabah sabah… Daha birkaç saat önce seviştik Serdar.” Kaşları kalktı, “Asıl sabah sabah olur bu, ayıca birkaç saat önce olan birkaç saat öncede kaldı.” Daha neler, şakağını sıkıca öptüm, “Hadi siyah devim hadiii.” Ondan ayrılmam zordu, bu ufak tefek telaşsız ve hoş hallerimizi çok seviyorum. Son zamanlarda tüm günlerimiz böyle geçiyordu. Benim bazı şımarıklıklarım, onun sessiz duruşuna karışınca görüntü tam olarak buna dönüyordu.


Her zamanki gibi onu öpmem hoşuna gitti, dudakları bununla gerildi ama ben halini izlemek yerine hareketlenip sırtını öptüm. “Kahvaltı hazırladım patatesler soğuyacak.” Saçlarım sırtını okşuyordu, tüm bedenim bir uyumla onun için hareketlenirken saten içimi gıdıkladı. “İstersen-“


Eliyle yüzünü ovuşturdu, kendine gelirken yavaşça döner gibi olup uzun koluyla belime uzandı. Bu sırada sözümü kesmişti, “Bırak şimdi patatesi de gel buraya.” Sözleriyle üzerimdeki satene gitti bakışları, kaşları alayla çatıldı ve onun yüzünden ben de istemsizce kocaman gülümsedim.


Yeni fark ediyordu, önünde güpürü olan öylesine bir atletti ama hoşuna gitmişti belli. Ben kucağındayken doğruldu, sakin bakışlarıyla aynı hizaya ulaştım. Onunla yeniden burun buruna… Başı boynuma indi, dudaklarını hissettim. “Ne güzelsin sen böyle.” Diyerek belimdeki elini yukarıya doğru hareketlendirince saten beni gıdıklamaya, yüreğim bağrımda atmaya başladı.

Dudaklarıma denk gelen başını öptüm, “Günaydın sevgilim.” Elim çıplak omzuna gitti. Nihayet onu tam olarak uyandırmıştım, sanırım biraz fazla ayılmıştı ama idare edebilirdim.

Boynumu koklayarak elini göğsüme uzattı, beyaz braletimin üzerinden beni sıkıca kavradı. Teması, onu hissettim… Başımı derin bir nefesle arkaya yaslamıştım ki çalan zil beni sarsarak kendime getirdi.

Elim Serdar’ ın göğsümü kavrayan eline gitti, “Serdar.” Daha anın tadında kalamamıştın bile. Ben hızla üzerinden kalkarken Serdar hoşnutsuzca soludu. “Bu kim lan şimdi sabah sabah.” Sabah mı? Öğlen oldu sevgilim. Sanırım rolleri değiştiriyorduk.

Odada bir an döndüm durdum, sonra Serdar’ ın tişörtlerinden bir tane alıp üzerime geçirince şaşırmış gibi “Sen ne yapıyorsun?” dedi. Üzerimi düzelttim, tişort zaten dizlerime kadar iniyor diyebilirdim altımdaki sateni çıkartıp hızla pantolonuma uzandım. “Kapıya bakacağım.”


Elleri yatağa indi, benim aksime hiç de acele etmiyordu onun umurunda değildi belli.
“Saçmalama.” Dedi sertçe. “Otur ben bakarım.” Asıl o saçmalıyordu, ellerimi hızlandırıp fermuarımı çekerken zil tekrar çaldı ve ben gözlerimi öfkeyle beni izleyen adama devirdim. “Asıl sen saçmalama. Git üzerine bir şeyler giyin beni delirtme Serdar.”

Kapıya yöneldim, çıkıp beni net duyması için sesimi yükselttim “Kapıyı açacakmış beyefendi, olduuu yarı çıplak camdan bile bakamazsın sen.” Ben hemen değiştirmiştim o da bunu kolayca yapabilirdi. Aksi halde hangimiz daha deliydik görürdü.


Merdivenleri koşar adım indim, yine koşarak kapıya yöneldiğimde Serdar’ ın gür sesi evi inletiyordu. “Hazan açma o kapıyı, deli etme beni gel şuraya!”  Hayır neye kızıyorsa, ben üzerimi değiştirmiştim giyinmesi gereken oydu, ki umarım üzerine bir şeyler giymiştir çünkü gelen her kimse kocamı sadece baksırla görsün istemezdim.

Ona aldırmadan yalın ayaklarımla ilerleyip kapıyı açtım. Eserek yağıyor olsa gerek kapıyı açtığım an döne döne yüzüme doğru gelen kar tanesi burnumun ucuna konmuştu bile. O kondu, ben onunla birlikte olan bitene kocaman gülümsedim. Çünkü kapıda duvara yaslanmış elinde bir iki poşet ve takım elbisesiyle Azat, onun hemen yanında ise sarı saçlarına karlar inmiş Sena vardı.
Azat başını yana eğdi, gülümser gibi oldu. “Kök saldık yenge, günaydın.”

💎

Yorumlar

Paragraf aralarına bırakılan yorumlar da burada toplu görünür. Spoiler içeren yorumlarda “Spoiler içeriyor” kutusunu işaretle. Yorumlarda bağlantı ve reklam paylaşımı yasaktır. Yorum kurallarını oku.

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 36

Anaaa bölüm başa dönmüş

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 22

Tatlılığınızı yerim sizin

Elfida Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 30

Kız bu cilve neeee bu naz neeee

Elfida Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 12

Serdooo biliyon bu işi

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 69

Günoo

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı

Biturcem az kaldi

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 58

Bölüm başa sarmış

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 34

Oooooo kumamiz geus

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 32

Mdodnsodjdid ikisi birbirinden beter

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 27
kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 24

Hazan kıskanınca ne dediğini bilmiyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 22

Beis ya beis bu kiz

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 20

Abi düşünunce mantıklı aslında ben hiç böyle düşünmemiştim

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 15

Fkkxmdidjdn boşluğuma geldi

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 12

Serdar hem romantik hem barzo hem keko olmayı nasıl başarıyı acaba

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 7

Bebeksin zaten

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 6

Bebek gibi uyuyo

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 1

Normalde sahnelerin çoğunu hatırlıyorum da unuttuğum yerler varsa diye hem de yorumları istek atmak için orkuyorum

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 1

20 bölümüm kadi

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 40

Bölüm tekrarı var ya baya hemde

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 36

Bu bölümde sıkıntı var bundan önce paragrafa yorum yapmadım

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 36

Önceki paragrafta tatilden dönmüşler
Bu paragrafta hala tatilde ler

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 36

Aaa bölümler karışmış ya

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 34

Ah Kuman gelmiş kız Hazos

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 33

Jajsjsksj

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 32

Bu halin ile nerye gidiyorsun serdar

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 32

Yada yok ya hazo bunu parçalar ya

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 31

Serdar seni keser bak nereye gidiyorsun

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 31

Evt ya bu kim lamsmsk

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 28

Gel kızı adam doymadı sana

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 26

Uyan serdar kız o kadar kahvaltı hazırlamış sana

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 26

Bizim kız güzelik uykusunu seviyor ya

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 26

Hazo büyük başarı ya
İlk ve son bir başarı gibi olacak kaksmsk

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 26

Biz şok serdar ilk defa
Geç uyandı

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 24

Ne güzel minik şirine gibi geziyor ortada

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 24

Hel B harfi ne Serda
Hazoyu katil Civcive çevirme

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 24

Hazo bütün yemekleri serdar yaptır kiz

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 24

Ya ben paragraf yorum yapmadım ya

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 22

Hazonun bu şirinler sevdası

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 20

Haklı şimdi adam o gitmiyor da saen de gitmicen hazo

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 19

Kız hazo Serdar seni asla bırakmaz birakamaz

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 15

Ah Hazan ya bir tek sen bu adamı böyle şapşal yaptın

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 12

Senin gibi birisin de bulamaz ki

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 12

Yok tabiki

Yorum için giriş yap