← Hazan Vakti

Hazan Vakti

Bölüm 91

Yazı
Satır
Parlaklık 100%

💎

Oradaydı.

Merdivenin son basamağında, benden metrelerce ötede, üst katın ilk girişinde. Uykudan ötürü ağırlaşan gözlerimi ağır ağır açıp kaparken onu görmüştüm. Oturduğu yerde siyah gömleğinin kollarını yukarıya doğru katlamış, çehresi asık bir ifadeyle bana bakıyordu. Belli ki oradan hiç kalkmamış, hatta ifadesini bile bozmamıştı. Ben ise saatlerdir dönüp durmak yerine tüm yorgunluğumla tabiri caizse ölü gibi uyumuştum.

Dengesiz bir saatte uyuduğumdan mı bilmiyorum ama kendimi değişik hissediyordum. Elimi zorla kaldırıp alnıma götürürken bir yandan yatakta sırt üstü döndüm. Uyurken yorulmuş, tutulan yerlerim daha da sızlamış, yetmezmiş gibi hiç dinlenmeden saatlerce yürümüş gibiydim. İşaret parmağımın arkasıyla gözümü ovuşturdum, belimi biraz hareketlendirsem sanki kemiklerim çatırdayıp beni rahatlatacaktı. Pek iyi değildim, neyse ki vücudum sıcak ve rahattı.

Sağ bacağımı pembe pikenin altından yukarıya doğru büktüm, sonra yavaşça diğerini. Elim belime gidince onun olduğu yerde bir hareketlilik hissetmiştim, bu tavanı izlerken gözlerimi kapatmama sebep oldu.
“İyi misin? Bir yerin mi ağrıyor?” Sesi epey sakindi, baksam hemen baş ucumda kocaman bir adam görecektim. Görmek istemediğimden ellerimi yüzümü sıvazlayarak kendimi ifade ettim.
Hiçbir sorun yoktu, ben sadece yalnız kalmak istiyordum. Ona karşı olan hislerim beni burada bağnaz bir şekilde tutuyor, yıpratıyor ve acıtıyordu.

Ellerim, hiç geçmiyor.

Soluma dönünce anlar sandım, yani umudum bu yöndeydi ki derin bir soluğun ardından belimi örtüp uzaklaştığını hissettim.

Birkaç dakika sürmüştü, yatmaktan ağıran bedenim bu defa kalkmak için hareketlenirken ondan bir hamle istemiyordum. Yavaşça kalktım ve ihtiyar hareketlerle koltuğun en kenarında kendime yer edindim. Görünürde yoktu, benim de yorgun gözlerim salonun sonuna doğru kurulu büyük masanın bacağına ilişti.
Bacağımın yanı acıyor, omuzlarım sanki bir yükü sırtlamış gibi ağrıyor ve parmaklarım; tüm sızım parmaklarımda yeniden, yeniden ve yeniden toparlanıyordu. Kalbim her attığında sanki canımın en ucu da aynı böyle sızlıyordu. Uyuduğumda geçer sandığım ne varsa birkaç kata ulaşıp yüreğime çöreklenmişti.

Gözlerim daldı, iyice kıstım. Burada ne işim vardı? Çekip gitsem ya. Kendimi ifade etmek zorunda kalmadığım dik bir yokuşun kıyısında olsam, sonra rüzgar esse saçlarıma, oradan ruhuma.
Benim bu pervasız duruşumun kimsenin faydasına olmadığını biliyordum, yok olmak isteyişim buna mıydı bilmem; fakat istiyordum.

Nereden geldiğini dalgınlığım sebebiyle anlayamadım ama yanıma oturup elini sırtıma koyunca irkildim.
“Şş, yavrum.” Yaklaşmak istediğinin farkındaydım oysa ben buna çok fazla uzaktım, içimin kaçmakla ilgili telaşlı bir isteği vardı. Defalarca yenilenen düzenden sıkılmıştım kırıklarım artık toparlanmıyordu.

“Ben sana yenisini alacağım zaten.” Dediği vakit benim için ne dediğinin bir önemi yoktu. Telefonunu kucağıma bırakarak devam etti “Şimdilik benimkini almak ister misin?” İstemem, hiçbir şey.
Ben tavırsız kalınca devam etti “Çizgi film açayım mı sana?” Hayır, “Televizyondan açayım mı?” Sadece kendi kendime kalmak istiyordum, çünkü bu durgun bakışlarımın yorgunluğu bir türlü geçmiyordu.

Benimle ilgilenmesini istemiyordum, kimsenin.
Ne kokusu gelsin, ne bedeni nahoş bir ihtiyaçla bana tutulsun.

Cebinden bir şey çıkarttı, telefonunun heme yanına koydu. “Tamam, belki müzik dinlersin kulaklık da burada.” Hayır, yalnızca uzun bir sessizlik istiyordum. Karanlık bir oda, çıt sesi dahi olmadan sonsuz kadar yıl.

Beni uzun uzun izlediği anlarda gözlerimin yavaş yavaş kapanıp açılması onda ne ifade ediyordu bilmiyorum ama ben yorgundum ve bir şeyler yemek istiyordum.

Uzanıp yanağıma dokunduğunda parmakları tüm tenimi usul usul okşadı. “Bir şeyler söyledim, gelir birazdan başka bir şey istiyor musun yavrum?” Bana bu kadar yakın olması onu uzaktan görmeme engeldi ve insanlar bazen yakınındaki şeyleri göremezdi. Buna müsaade etmiyordu, mesele görmek değil mesele tabloyu uzaktan görmekti ama ben meselenin o kadar içindeydim ki ortada bir tablo olduğundan bile emin değildim.

Gözlerimi yeniden yumdum, yorgundum, başımı yaslayacak bir yer aramaya koyulup sonunda kendi omzuma yasladım. Ayaklandı, “Uzan hadi ben gidiyorum.” O gitti, ben de düşmesin diye telefonunu alıp uzandım. Dokunmamla telefonun kilidi açılmıştı. Hiç değiştirmemiş, çocukluk fotoğrafım hala ekranında duruyordu. Ne garip; sanki onun için doğmakla kalmayıp onun için ölmüştüm.

O zamana dönsem, yani tüm bu bildiklerimle. Ne yapardım? Benim için bu soru o kadar zordu ki bir cevap bulamamaktan ziyade bulmaktan korkmuştum. Soruyu değiştirip aynı ailede olup olmamakla ilgili bir konu yönelttim kendime. Aynı ailede dünyaya gelmek ister miydim?

Kesinlikle hayır.

Konu ailemi sevip sevmemek değil ben tüm bu yaşadıklarımı sevmiyor, olanları geçmiş itibariyle kaldıramıyorum. Bu yüzden hayır, olmaz ya yeniden dünyaya gelsem asla aynı ailenin çocuğu olmak istemezdim. Bunca derdin, acının içinde bir ben mi kavrulmalıydım?

Zaten beni tüketen de bunlar değil miydi?

Aklım fotoğrafın çekildiği yıllara gidince gözlerim daha da daldı, parmak uçlarım bu defa da geçmişten yara aldı. Onu hatırıma almamalıydım, elimdeki telefonu eğilip yere koydum. Kulaklıklar hemen yanındaydı ama ben onlarla müzik dinleyecek kadar iyi hissetmiyordum, dediğim gibi sadece uzun bir sessizlik.

Zil çaldı, kıpırdamadan olan biteniz izlerken o mutfaktan geçip girişe yöneldi, gidişi boyunca izledim. Görüş alanımda yoktu ama poşet hışırtısı, “Nasılsın Serdar abi?” Cevapsız kalan sorunun ardından kapı kapanma sesi ve adımlar…
Geleceğini anlayıp gözlerimi tekrar yumdum, benimle ilgilenmemesi için ne yapabilirdim? Ona yalnız kalmak istediğimi belli etmek istemiyordum ama en büyük derdim de anlaşılmaktı.

“Hazan.” Bu tarafa geliyordu, birkaç saniye içinde yanım çöktü. “Hadi güzelim bir şeyler ye.” Bir şey istemek ya da vazgeçmek değildi bu. Şımarmak hiç değil, ben sadece hiçbir şey hissetmediğim gibi hiçbir şey de olmasın istiyordum.
Yalnız, o ev ve yayı çıkmış koltuk.
Dün daha iyiydim, bir başıma kafamda kurduğum her şeyi tepeleme dizilmiş taş yığını gibi devirmiştim. Orası bana güzel gelmişti, bu evde fazlalıktım. Ondandı koltuğun en köşesinde, en az yeri kaplama çabam.

“Söz veriyorum senden uzak duracağım.” Oysa tam yanımda oturması ve dikkatle bana bakması hiç de sözünü ettiği gibi değildi. “Bunu hiç istemiyorum, senden uzak durmayı hiç sevmiyorum ama seni sıkmayacağım, sadece yemek ye. Lütfen yavrum.” Öyleyse…
Bana uzattığı eli tutmak yerine kendi kendime ayaklandım, hemen arkamda ilerlerken onun tarafından bir nevi esir alınmak hoşuma gitmemişti.

Kırıp döktüğü şeylere henüz tama etmemiştim.

Sandalyemi çekti, utancımdan masaya tam bakamadan oturdum. Nasıl yiyeceğimi, ne yiyeceğimi bilmiyorum ama önümde üzerine kaşar rendelenmiş domates çorbası vardı. Bunu sevdiğimi biliyordu, ara ara yerdim, bilhassa kaşarı muhakkak üzerine eklerdim.

Çorbayı alttaki tabağıyla kendine çekince yüzüm bir an kızardı, başımı diğer tarafa çevirdim. Bu bambaşka bir histi, tüm kalbim defalarca farklı yerlerden kırılıyordu ve ben bunu yapanla aynı yerde duruyordum.
Neden?
Bırakmıyordu.
Neden gidemiyordum? Çünkü ne yazık ki beni bırakmayacak kadar güçlüydü.

“Hazan’ ım.” Diyerek birbirine bağladığım kollarımı tuttu, “Dön hadi yavrum, aç ağzını.” Ellerim hala titriyor muydu? Oysa fark etmedim etrafa dökecek olmamdan mı endişeliydi?
Utana sıkıla yerin yedi kat dibini eşerek ona döndüğümde kaşığı çorbadan çıkartmış bana uzatıyordu. Dudaklarıma yaklaşınca dökülmesin diye araladım, dökülse kızardı onu daha fazla zarara uğratmak istemiyordum. Ne onu, ne kendimi azarlatacak halim yoktu.

“Tadı güzel mi?” Bilmem, bir önemi yoktu. Omuzlarımı kaldırıp indirince bir kaşık daha uzattı, derin bir iç çekmek isterken böyle sıkışıp kaldığım bir anda bedenim kaskatıydı, hiç istemedim.

Omzuma dokundu, okşar gibi olunca hareketlenip kendimi korudum. İstemiyordum, benim sürekli canım yanıyordu ben artık sevilip sevilip bırakılmak istemiyordum. İnsanlar koşulsuz seviliyordu, ben babamdan beri hep bir mücadele içindeydim.

“Sadece iyi olmanı istiyorum, bunun için her şeyi yaparım.” Benden uzak durur musun? Lütfen, sadece bunu istiyordum ama anlaşılmamak çok daha zordu.
Çorba dolu kaşık tekrar tekrar dudaklarımı bulduğunda koca kasenin yarısına inmiştik fakat bu defa da midem bulanmaya başlamıştı. Bir yenisinde başımı çevirdim, kaşığı yerine koydu “İstemiyor musun? Miden mi bulandı yavrum?” Sadece çorba içtiğim için.
Bir an çok bulandı, kaşlarımı çatarak gözlerimi yumdum. Yüzümü ateş sarmış, sırtımın ise suya bulandığını hissettim. Kaşık sesinin ardından yüzümü avuçladı, “Yavrum.” Sesi endişeli ve kısıktı, yaklaşıp başımı omzuna koydu. “Kusacaksan kus kendini zorlama tamam mı?” Kusmak değil, başka bir şeydi ama güçlü hir bulantıydı. Saç diplerimi de su sarınca mecbur kıpırdamadan durdum, başım göğüs hizasındaydı ve saçlarımdaki dudaklarına hayır diyemiyordum.

“Geçecek yavrum, geçecek. Korkma, sakin ol, tutma kendini.” İşin garibi; korkmuyordum. Enseme dokundu, terimi sildi ardından da uzanıp pijamamı çıkarttı. Başım halsizlikle yeniden eski yerine gelmiş, kesik nefeslerim bayılacakmışım gibi sakindi. Mecalimin olmayışı ona bunu sağlıyordu, bana sarılıp dudaklarını üzerimde gezdirmesine tepki vermek bir yana, sanki kendimde değildim.

Sırtımı okşayan eli sütyenimin kopçasına değiyordu “Kapat gözlerini hadi, birazdan yatıracağım seni.” Uyumak değil ama uzanabilirdim. “Su vereyim mi?” Hayır ama sulu, şeker gibi bir karpuz istiyordu canım. Kendi evimde olsaydım yerdim, şimdi yiyemezdim çünkü elimi uzatmak istediğim her şeyin göze batacağını çok yakinen hissediyordum.
Kartlarım ondaydı, elimde olan bütcemin hepsi de yukarıdaki odada, kapalı kapaklar ardında bir çekmecedeydi.

“Ne istiyor canın söyle hadi bana.” Sadece, o kadar kötüydüm ki gözlerimi kapatsam bu bulantıyla yere kapaklanırdım. Geçmesini beklerken direniyordum, bu çok zordu ama başka bir nedenle çareyi bir arada tutamıyordum.

Sessizliğin ilerlediği anlarda elini yavaşça karnıma koydu, “Daha sakin büyüyemez misin?” Çok kısık, kendi kendine, dertli…
Saat kaçtı bilmiyorum ama sanıyorum ki öğleden sonralar, akşama doğru vakitlerdeydi. Köpeğinin sesi duyuldu, bahçedeki ağacın gölgesi ise cama yansıdı.
Aklım büyük bir gitgeldeydi, onu kendimden soyutlamak isterken bana bu kadar yakın olması hoşuma gitmiyordu. Ne olacaksa diyerek ayaklanmaya çalıştım, “Dur,”

Endişelerin hepsinin boş geldiği anlar, sebepsiz riyakâr zamanlardı. Zannımca kendini birini sevdiğini sanarak kandırıyordu, ben bu oyunun içinde çıktım. “Bir şeyler ye Hazan, lütfen.” İstemiyordum, çorba beni epey bu şekilde idare ederdi. Hem üzerimi çıkarttığı için hiç rahat değildim, ellerimi siyah sütyenimin üzerinden göğüslerime kapatıp dizine koyduğu tişörte uzandım. Alıp giydirdi, bunu yaparken bana baktı mı bilmiyorum benim bakışlarım bir çare etrafı izliyordu.

İstemiyordum, ayaklanırken bunu ona homurtularla belli ettiğimden geri çekilmiş ve ben de bir başıma salondaki yerimi almıştım. Tavrımın bozulmaması, benden uzak durması tek arzumdu diyebilirim.

Bacaklarımı kendime çekip kollarımı üzerine sarmıştım. Kar beyazı perde hafif esen rüzgarda salona doğru çabalıyorken bu defa gözlerim o yöne daldı. Eski zamanlardaki gibi bir güpürü yoktu, dümdüzdü ve içinde ince çizgileri mevcuttu. Onu seyretmek güzel, her bir katının sırayla dalgalandığını izlemek ise ayrı bir keyifliydi.

Televizyonun sesiyle daldığım yerde dikkatim bozuldu. Ekranda bir çizgi film, o kumandayla bana doğru geliyordu. Hiç bu kadar gitmek ve yalnız kalmak istememiştim, koltuğun yanına biraz daha kaçınca salonun orta yerinde “Tamam.” Diyerek durdu. “Gelmiyorum, kumandayı bırakıp üst kata çıkacağım söz.” Gelseydi kalkıp hemen yanımdaki parke zemine otururdum ama gelmedi, söz verdiği gibi kumandayı hemen yanıma bırakıp arkasına baka baka üst kata gitti.

Neden açmıştı? Oysa canım sıkılmıyordu böyle oturmak güzeldi, hatta çizgi filmin yükselen sesi başımı ağrıtarak gibi olunca kumandanın kırmızı tuşuna basıp onu kapattım.

Sessizlik… Böyle uzun bir süre hiç kıpırdamadan perdeye dalıp dalıp dinlendim. Perde kaç defa dalgalandı, rüzgar kaç defa onu savurdu, ben kaç defa rüzgara çıkıp saçlarımın arasına girsin istedim bilmiyorum ama bunu doyasıyla istedim. Beni okşasın, toprak ana dedikleri ilk defa da beni mest etsin istedim. Böyle kuytu bir köyde, rengarenk çiçeklerle dolu bir çimende saatlerce kalmak istedim.
Ama böyle değil, içim bahçeye koşarken ayaklarım hep çekinmekten geri geri kaçmayanından.

Gitmekten utandım, kıpırdamak bile kendimi fazlalık hissettirirken fazla bir harekette bulunmak istemiyordum. Oysa özgür olmalıydım, birinin güya kanatları altında kendime pranga vurdurmuştum.

Gözlerimi kapatıp başımı arkaya yasladım, başım ağrıyor biraz daa- Bir şeyler isteme fikrinin aklıma bile ayıp geldiği o an bunu düşünemedim bile. Şimdi gitsem porsiyonu eksilmiş yemekler dikkat çekerdi, ama istediğim hiçbir şeyi de yiyemiyor olmak çok kötüydü bunun için gözlerim dolunca halime ağlama başladım.
Neden bu haldeydim?
Neden kendime ilk defa yetemiyorken yüreğimdeki boşluk hissi bir türlü geçmiyordu? İlk defa işe yaramaz, hiçbir şeyi hak etmez ve fazlalıktım.

Adım seslerini duydum, yanıma oturup “Neden ağlıyorsun?” Dediğinde bakışlarım yüzüne döndü. Ben kendimi biliyordum, peki ya onun neden gözleri dolmuştu?
Tek elini uzatıp yüzümün yanına koyduğu vakit göz yaşlarım parmaklarına bulaştı. “Ha yavrum? Canın mı acıyor?” Ellerim, ellerim tepeden tırnağa çok acıyor bunun bir çaresi var mı?
Bu acı geçiyor mu?
Tüylerim yeniden diken diken olurken kaşlarımı acıyla çatıp sızıma yeni gözyaşları ekledim. Açtım, kimsesiz ve o kadar değersiz hissediyorum ki; varlığımı sorgulayıp ölmek istiyordum.

Eğildi ve göz yaşları içindeki yanağımı öptü, hatta orada birkaç saniye boyu durup boğuk sesiyle “Hazan.” Dedi. “Yavrum ne oluyor?” Çok şey, hiçbir şey, karmaşa ve kalbim… Kalbime bir şeyler oluyordu, anlatamam anlayamıyordum.

“Ağlama, lütfen. Kulun köpeğin olayım ağlama.” Hayır, hayır hayır bu çok, bu…
Kaşlarım kimsesizlikle çatıldı.

Beni defalarca öptü, gitmesini istediğim her ana ihanet edip sürekli dibimde var oluşu canımı sıkıyordu ama hiçbir şeye halim o kadar yoktu ki itiraz edemiyordum. Geri çekilip gözlerime baka baka “Acıktın mı?” Ondan kaçtım, en azından gözlerim bunu yaptı. “Dürüm getireyim mi sana?” Gözlerim daha da dolunca sanıyorum ki anladı. Bilerek yapmamıştım, ona bunu belli etmek istemiyordum ama anlayıp ayaklanınca kalbimdeki sevinç beni biraz daha da üzdü.

Onu seviyordum.
Ama o kadar kırgındım ki hayatımda ilk defa kırıklar arasında sevgimi bulamıyordum.

Birkaç dakika sonra aynı yerdeydi, bu defa beni götürmemişti ama mutfakta ne varsa alıp gelmişti. Dürümün kağıdını açıp dudaklarıma uzatınca bir ısırık aldım, iç çekişini duyuyordum. “Neden böyle yapıyorsun?” İzlerken kurduğu cümlenin tonu bana fazla tanıdıktı. Esasında her şey böyle ilerliyordu, o yorgun; ben ondan yorgun.
Lokmamı çiğeyip ayranla yuttum, bir yenisini aldığımda eli yüzüme gidip saçlarımı arkaya ittirdi. “Beni istemiyorsun tamam ama yemeğini ye.” Çekiniyordum, yersem göze batmaz mıydım? Neden bu kadar yiyor demez miydi?

Ayrana uzandım, doğrusu tepsideki cevizli baklava ağzımı sulandırıyordu gözlerim ondayken “Başka bir şey istiyor musun?” Deyip durdu. Aslında evet ama, aması yok istemiyordum.
Parmaklarıma dürümün salçalı sosu bulaşmıştı, ayrana uzanıp dudaklarıma götürünce geri çevirmeden onu pipet yardımıyla içtim. Nasıl acıkmışım, içim yemeğe nasıl akıyordu..

Kendimi tutamadan iştahla yemek yiyişim belli ki onun da dikkatindeydi, izlendiğimin bilinciyle dürümden bir ısırık daha aldım ardından da ayran. “Sen ye ben geliyorum yavrum.” Tepsiyi yavaşça bırakıp gittiğinde mümkünmüş gibi biraz daha hızlı ve tadına vara vara yedim. Ayranımı içtim, ardından kalabalık baklava dilimleri arasından kendini belli etmeyecek bir dilim aldım. Doya doya yediğim birkaç dakika bana hem çok uzun, hem de çok kısa gelmişti.

Omuzlarım düşmüş, koltuğa doğru eğilmiştim. Tekrar yanıma geldiğinde elinde bir tabak karpuz, cevizli lokum ve birkaç şey daha vardı.
“Ben yukarıya çıkıyorum.” Elindekileri önüme bırakıp eğildi, başımı öptü “Sen ye tamam mı?”

💎

Ertesi gün.
Saat 17.24

Yol pek patika sayılmazdı ama yine de hoş duruyordu. Rüzgar o yöne doğru esiyor, çimen oraya hareketleniyordu. Akşamın serinliği etrafı sarmışken dışarıda olmanın mutluluğuyla gözlerimi kapatıp başımı arkaya yasladım.
Hayal ettiğim andaydım, rüzgar saçlarımı savurup beni okşarken bedenim bu serin esintiden faydalanıyordu. Merkezdeki sıcağın aksine burası güzeldi, dağlarda, köşelerde olmayı her zaman sevmişimdir de şimdilerde bir başka güzel geliyordu. Kendimden bile kaçmaya yerim yokken bu tabelasız geniş araziler hissiz yaralı ruhumu okşuyordu.

Gözlerimi araladım, az ilerideki bahçe şahaneydi. Öyle ki bana geçmişten bir günü, fakat onun içinden hoş olmayan bir anı hatırlatmıştı. Yıllar evvel bir piknik günüydü, zihnim babama gidince gözlerimi kaçırıp tekrar kapattım. Güzel değildi.
Hiç güzel değildi.
Bana göre çok fazla onur kırıcıydı, ateşe değmiş gibi kaçan zihnim herkesin içinde yediğim dayağı bir anlığına bertaraf etti.
Onu yok saydım.

“Hazan!” Adımı duymak beni o gün gibi korkutmuştu, yerimden sıçrayıp arkamı döndüğümde onu gördüm. Evden telaşla çıkmış, aynı saniyelerde o da beni görmüştü. Yüzünün şekli anında değişirken yavaşladı ve elini bana doğru uzatıp nefes nefese “Hazan.” Dedi. “Yavrum ödüm koptu.” Neden? Oysa sadece bahçede oturmak istemiştim, gidebileceğim tek yer burasıydı, değil mi?

Oturduğum yerde önüme dönerken yanıma gelmeye başlamıştı. “Gittin sandım.”
Batmak üzere olan güneş çok güzeldi, yalnız nedendir bilmem köpeğini göremiyordum bakışlarım yaklaşık on dakikadır bahçenin görünen tarafında onu kovalıyordu.

O sessizce arka çaprazıma oturunca ben de çimene uzandım. Gözlerim kapalı, tüm gökyüzü yüzümde, kalbimde ve sızlayan parmaklarımdaydı. Bakınca yıllar ne çabuk geçmişti? Kardeşimi kaybetmiştim, babamı, dedemi, sonra yeni bir hayata geçmiştim. Yeni bir hayat, bambaşka acılar çok farklı düzen… Bir sürü insan tanımıştım, hayatımdan ölmeyip eksilenler olmuştu. Alper, Yeliz, Mehmet ve nice arkadaşlarım… Şimdi sadece biri vardı, o biri de canımı çok yakıyordu ama onun adını öylece söyleyemiyordum.

“Seninle konuşmak istiyorum.” Ben istemiyorum. Asla, hiçbir zaman istemiyorum. Elimde olsa kendimde bile konuşmayacakken bir başkasına katlanamazdım. “En azından dinle istiyorum.” Dayanamazdım, karnımın üzerinde birleştirdiğim ellerimi kulaklarıma götürdüm. Beni anlıyor muydu? Onu dinlemek istemiyordun.
Aynı şeyler örüntüyle tekrar edecekti, içim acıyordu ben iyi değiken bir başkasının sözüme kulak kabartamazdım.

Ellerimi indirdiğimde derin iç çekişini işittim. “Seni çok seviyorum, en azından beni dinlemek isteyene kadar aklında sadece bu olsun.” Üzgünüm, aklım diğer sözlerinle yeterince doluydu.
Tekrar etmek istemeyeceğim sözler… Babam o piktikte, beni herkesin içinde öldüresiye dövdüğünde daha az kırılmıştım. Ağlayıp uyuyunca geçmişti, ağladım uyudum ama bu geçmedi.

Tek bir cümle daha kurar diye kulaklarımı yeniden kapattığımda arkamdan kalkıp gittiğini anladım. Ne zaman vaz geçip beni bırakırdı bilmiyorum, derdim bu muydu ondan da emin değildim ama çok uzun zaman yalnız kalmak istiyordum. Kâh gün batana dek, kâh ay bitene dek…

Dünün sessizliği, bugünün savaşı ve yarının durgunluğu. Günleri ardı ardına sıraladığımda bir başıma kalmak her birinin en güzel ve en ortak yanıydı. Arada yanıma gelip gidişlerini saymazsak her şey iyi ilerliyordu, tenha bir ortamdı ve başımda guguk kuşlarından başka kimse uzun süreli duramıyordu.
Ölümü haberdar eder derlerdi de ben yıllardır onları duyardım, meğer bence yalanmış. Ama komşumuz Vehbi Amca yıllar önce öldüğünde olanları hatırlıyorum; guguk kuşları yaklaşık bir hafta boyunca evin etrafında ötmüşlerdi.

Neyse ne diyerek düşüncelerimi kovdum. Bir süredir hiçbir şey hissetmiyordum, yavaş yavaş sıkılmaya başlamıştım. Bir de artık ne yaparsam tat vermiyordu ki oturmak dışında bir şey yapmıyordum. Susadığım için yavaşça ayaklandım, elimi yüzümü yıkasam iyi olurdu çimende oturduğum için üstüm de kirlenmişti.

Eve girdiğim vakit sesini duydum. Öfkeliydi, onun bu halini çok iyi biliyordum öfkesi beni bile korkuturdu, eskiden beri çekindiğim insanı uzun zaman sonra aynı şekilde görmek beni bir an kendim için endişelendirdi.

Çelik kapıyı usulca kapatırken “O adamın dükkanını veriyorsun Kenan.” Diye bağırıyordu. Yavaşça ilerledim, iki adım kadar önümdeydi. “Oraya gelirsem sülaleni sikerim seni de o deliğe gömerim.” Eli belindeki kemerdeydi ve arkası dönüktü. Birkaç saniye içinde konuşma ona göre bitmiş olmalı ki telefonu kapattı. Öfkesi boynunu kütletince mi geçti yoksa beni görünce mi değişmişti anlamadım ama birden çok sakin bir tonda “Yavrum.” Demişti.

Banyoya ilerledim, elimi yüzümü yıkadım derken bir süre burada kalmıştım. Yaptığım her şeyi vakit çabuk geçsin diye yavaş yavaş yapıyor, bir de üstüne canım sıkılamasın diye fazlalık işlere yöneliyordum. Lavabonun önünü ve banyoyu sildikten sonra su içmek için mutfağa geçtim, ortalarda görünmüyordu. Yatak odasına gidip üzerimi değiştirdim, burada da yoktu etrafta olmayışı işime geliyordu.

Üzerimi değiştirip aşağıya indiğim sırada zilin çalmasıyla kapıya yönelmiştim. Kimin gelmiş olacağını hiç düşünmemiştim ama açtığımda karşımda koca bir çelenk ve onu getiren iri yarı bir adam vardı, şaşırdım. Takım elbisesine bakarsak kurye değildi, bakışları bir an yüzümde durduğunda anlamaya çalışır dilde duraksadı. “Hazan Soylu?”
Ne yani bu çelenk bana mı gelmişti? Ona başımı salladım. Ben olduğumu anladığında “Yenge bu çiçekler sana.” Deyivermişti.
Bana bunu kim gönderir ki?
Bakışlarım çelenkle birkaç saniye boyu durdu, “Yenge?” Bana sesleniyordu, aynı seslenişe bir diğeri karıştı “Verdin işte lan ne duruyorsun yürü!”

Üzerindeki tişörtü aşağıya indire indire üste kattan geliyordu haline bakarsak belli ki duş almış. Bunu yaparken öfkeli yüzü adama öyle bir bakıyordu ki bir şey yapacak korkusuyla arkama doğru bir adım atıp geçeceği yolu kapattım. Sırtım göğsüme çarptı, bu onu durdurmuştu.

Benden ziyadeydi, ilk defa bana değil bir başkasına bakıyordu ki çiçeklerin arasındaki notu aldı, “Kim yolladı lan bunu?” Karta bakınca hali sakinledi ama “Tamam bas geri.” Derken kabalığı üzerindeydi. Anlaşılan çiçek sahibi onun kızmayacağı biriydi, söz konusu her kimse adama karşı bakışlarını saymazsak öfkesi yarı yarıya inmişti.

Orta yaşlardaki adam tüm bu olanlara karşılık yalnızca başını eğdi ve kendini belli eden bir tonda yarı şiveli ağzıyla “Kusura bakmayın ağam.” Deyip geldiği yönde ilerledi. Az çok kim olduğunu, kimlerin hizmetinde olduğunu anlayabiliyordum, onun için üzülmedim diyemem. Onlara kaba davranan insanların işlerini yapmak fazla onur kırıcı olmalıydı, arkasından hüzünlü bakışım bundandı. Kendimi bir an onun yerine koymak değil, öyle olduğumu hissettim.
Ne acı.

Kapıya yaslı duran çelengi tek eliyle içeriye alıp az ileriye koydu. Kapıyı kapattım, ona ilerlerken kartı bana uzatmıştı. “Sana.” Başımı kaldırıp yüzüne bakmadım, eline dokunmamaya dikkat edip notu aldım, “Ben yukarıdayım.” Dünden beri onun olduğu yerde durmuyor, yanıma geldiğinde ise ortamdan kaçıyordum bu yüzden artık çizgiyi belirleyen oydu.

Böylesi her ikimiz için de en iyisiydi, sadece ben burada olmaktan sıkılıyor ve dahasını düşündükça hiddetle geriliyordum. Günlerdir evde durmak benim gibi bir insan için, bilemiyorum fazla sıkıcıydı.

O üst kata doğru giderken kartı çevirip nota baktım.
“Kocan gelmemize izin vermiyor, eve kimseyi almayacağını söylüyor ve beni tehdit ediyor ama biz hep seninleyiz yenge. Seni çok seviyoruz, kendini toparla daha fazla özletme.”

Azat

Dört köşe beyaz kağıdı iki parmağımın arasında çevire çevire günlerdir uyuduğum, uyandığımda da etrafı izlediğim koltuğa yöneldim.
Zihnim ilk defa bomboştu, asıl güzel olan da kendimi bir düşünceye mecbur etmiyordum. Bunu, bilhassa değerleri tıpkı elimdeki kartı koltuğun kenarına koyduğum gibi yok sayıyordum.

Yine de…
Belli bir şeyleri aşamamışım ki hangi duyguyu barındıracağımı bilemeden gözlerimin dolmasıyla ağlamaya başladım. Hiçbir şeyi hak etmediğim halde güzel gelen cümlelerle başım dertteydi. İlk defa anlamsız gelen bir dizi kelimeyi içerliyordum, ilk defa her şey anlamsız, sahte ve değersiz hissettiriyordu. Burada olmamam gerekliydi, bu insanlarla tanışmamam, onların arasında bulunmamam.
Fazlalık gibiydim, herkes tarafından zoraki bir sevgideydim sanki.

Elimin tersiyle yüzümü silerken bacaklarımı suçlu bir çocuk gibi birbirine kapatmış, başımı ise parke zemine bir halı varmış gibi eğmiştim. Adımlarını duydum, yeniden buraya gelmesi kalbimi rahatsız ediyordu. Parmaklarım hislerle karıncalanıyor, can evim bu yüzden yanıyordu ya.

Yanıma oturdu, izlendiğimin farkındaydım fakat bunun için bir şey yapamıyordum. Yukarıya doğru katlanan şortumu düzeltip önüme gelen saçlarıma şükrettim. Onu görememek, bir nevi da olsa beni görememesi daha iyiydi.
“Ya ağlama, ya da izin ver yanında olayım.” Ağlayayım, olmasın yanımda.

“Yorulmadın mı kaçmaktan?” Buz gibi sesi bir cevap bekliyordu benden. Dudaklarımı aralayabilseydim derdim ona; yoruldum ama kaçmaktan yoruldum, senin benim yanımda olmandan yoruldum. Şimdi o da peşimden gelmekten yorulmuştur, sanıyorum ki ayrılalım demek dudaklarının ucundadır. Daha önce de demişti, bu defa tamamen bitirmek için vardık.

“Sana alan bırakmaya çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum.” Derin bir nefes aldı, ciğerleri yetmedi sanki. Aldığı nefesi verip “Yavrum.” Diye verince “İnan ne yapacağımı, nasıl yaklaşacağımı bilmiyorum artık.” Yaklaşmasan mesela, bıraksan beni.
Siyah şortumun ucunu incelerken bunu düşünüyordum, neden yukarıya katlanmıştı acaba? Kumaşı güzeldi ama aynısından tekrar alınabilirdi.

“O gün olanlar.” O gün mü? Hangi gün?
Duyduğum an ayaklanarak masaya ilerledim, masada bilgisayar vardı oturup onu açtım. Belki de derslerimle ilgilenmem gereken şeyler vardı, eğer kızarsa da bırakırdım. Hem, belki bilgisayarına dokunursam buradan gitmeme izin verirdi.

Mausla müzik sitesine girdim, masadaki iki kulaklığı taktığımda her şeyin tarafımca sona erdiğine emindim. Nasıl karşımda olması hiçbir şeyi ifade etmiyorsa onun tarafından izlenmek de umurumda değildi. Müziği özlediğimi fark ettim, belki de asıl sebebi buydu. Onunla var olduğumu düşündüğüm bir hayatta ondan kopmuşum, geri döndüğünde ise tarifsiz hisler bırakıyordu insanda. Anlamı derin olan onca söz, söylenen şarkılar, anısı olan besteler… Dinlediğimde tekrar tekrar ne varsa geri veriyordu sanki.

Bununla var olmuşum.
Sonra da yok olmuşum.

Feda edilen hayatlar kimine göre de heba edileceklerdir. Onlara göre bir bar kenarında şarkı söylemek insanı heba ederdi çünkü, değil mi? Oysa ben mutluydum, var olduğumda kendimi iyi hissettiğim tek yer sahneydi, ben evliliğim için sahnemi bırakmıştım.

Sağ dirseğimi masaya koyup çenemi kavradım, notlarıma göz atarım diye açığım bilgisayar beni burada tutmuştu. Bir adım bile ileriye gidemez mi insan? Gidememiştim.
Bu yola hiç çıkmasaydım ne olurdu? Alp’ le batıda bir yerde, onun duygularını belki de hiç bilemeden şarkılar söylüyor olurduk herhalde. Daha mutlu olur muydum?
Cidden, hangi hayatımda daha mutlu olurdum?
Bilmiyorum.
Bilmemek, bundan tereddüte düşmek ne fena, bu konuda ilk defa kendime acıdım.

Tişörtümün üzerinden sütyenimi düzeltip kolumu kaşıdım. Acaba o ne yapıyordu?
Alper yani.
Kendimi ilk defa onu merak ederken bulmuştum, öylesine bir sebepten ama fazlaca maziden. İçime dert oldu, derin bir nefes aldım.

Onu da görebiliyordum, araladığı bacaklarıyla hala beni izliyordu, bir insan ötekine hiç bu kadar yabancı olur mu? Elimde değil olmuştum. Git derse üzülür müydüm? Kal deyince de kalmak istemiyordum ama parkenin rengi güzeldi. Gri, kışın pembe çoraplarımla çok güzel görünüyordu.

Sezenin doksanların sonlarında çıkarttığı bir şarkıydı, çocukluğum bununla geçmiş büyüdüğümde ise bir dönem herkes gibi dilimden düşmemişti. Daha önce bu parçaya çalışmıştım, şimdi bir mekanda olsak kalabalık arasında zalim senin Allah’ ın yok mu kısmını avaz avaz bağırırdım.

Gözlerim parkeye daldı, uykum geliyordu. Dün çok geç uyumuştum bugün de erkenden uyanmıştım düzenim çok bozulmuştu sebebi bu muydu diye düşünüyordum ki bir şey hatırladım.
Sebebini hatırladım.
Kendimi güçlü hissetmiyordum, kendime yetemeyecekken, akıl sağlığımdan bile şüphe ediyorken ona bakamazdım. Hem de ona yavaş yavaş alışmaya çalışırken birden geriye gidip tepetaklak oldum.
Değer miydi?

İyi değildim.

Ayaklanıp yanıma geldi, kendine çaprazımdaki sandalyeyi çekti ve klavyede bulunan uzun tuşa bastı. Gözlerimi parkeden almadım, “Hadi uyu biraz, yorgun görünüyorsun.” Hiçbir şey yapmadım nasıl yorulayım? Uyumayacaktım ama uzanabilirdim oturmaktan belim ağrımıştı.

Masaya yaslanır gibi oldu, eli sandalyemin kenarına gittiğinde beni kıstırmıştı. “Gözlerime baksana.” Hayır.
Çok yakındık, hayır.
“Seni uludağa götürdüğüm zamanı hatırlasana.”
Hatırladım, o günleri adeta kazımışım zihnime bunu söylediği an aklıma gitti oraya.
Çok…
Bir çok duygu vardı ama hepsinin yanında çok güzeldi. Nasıl da çekinmiştim ondan, kahvaltıya gitmiştik de yolda onunla yaşlı diye dalga geçmiştim. Başka bir duyguydu, buradan bakınca bile inkar edemeyeceğim kadar özeldi.

Sesi kısıldı, o dikkatle yüzüme bakıyordu ben ise parke çizgilerinde kalmıştım. “Gözlerin dolmasın, yüzüme bak.” Bakmayacaktım, asla. “Trabzon’ daki odanda birlikte uyuduğumuz geceyi hatırla.” Çok… Çok uç, derin, belki de hatırda daha az kalır ama naif anlardı. Neden bile bile bunları seçiyordu?

“Seni o zamanlar daha mı çok seviyordum?” Görünüşe bakarsak öyle, buna inandım. Başımı sallayınca durulmuştu. “Ben seni hep çok sevdim, her geçen gün daha çok.” Her geçen gün daha çok kırdın. Belki de tam tersi, bilmiyorum.

Kendini anlatmak isterken “Sen benim gibi bir adama şirinleri izlettin, yetmedi ahatarlığını getirdin kullanıyorum. Hatırlasana.” Deyince kalbime bir bıçak sokuldu sanki. Bir de üzerine çevirdiler, ellerime kadar çok acıdı.

Sesi yumuşamıştı, gözleri fazla hadsizdi. “Bursa’ ya geldiğim geceyi hatırla, burnunu deldirmiştin.” Canım acıyor diye çok kızmıştı, sonra bir gün kolumu sinek ısırmıştı da eve ilaç göndermişti. Hatırlıyordum, her şeyi hatırlıyordum ve bu kadar güzel anlara sahip olmamız benim canımı daha fazla yakıyordu.

O gece evime ansızın girmişti; bu tanıdık bir hareketti.

Hızla ayaklandım, geçmeme izin verdiğinde şanslıydım hem duygularımdan hem de ondan kaçmak için koşar adım üst kata ilerledim. Öyleyse neden şimdi bu halimiz? Benim canım derler ya; iliklerime kadar acıyordu bu kadar güzel anların böyle bir sonuca bağlanması kalbimi parçalıyordu.
Ben neden sevilmediğimi hissediyorum?

Odaya girip kapıyı kilitleyeceğim sırada anahtarı üzerinde bulamadım. Aradım, başım odada döndü durdu ama günlerdir kullanılmayan yatağın üstü dümdüzdü, komodinler de aynı şekilde olunca elimi kapıdan çekip ileriye doğru yöneldim.
Kapı açıldı, gelmişti. Anahtar sesi duyduğumda ona döndüm, kapıya yaslanmış bana bakıyordu, eli de arkasında kilidi çeviriyordu belli. Boğuk kaba sesi “Böylesi daha iyi, en azından alan dar.” Gözlerimi kapattım, ellerim…

Gitmeme izin vermeyeceğini bildiğimden ilerleyip yatağa uzandım. Belimden gelen kıtırtı sesini yalnızca ben duymuş, bununla birlikte biraz da olsa rahatlamıştım.

“Aç mısın?” Sırt üstü yatıyordum, bu sayede tavandaki camdan göğü görebiliyordum. Ne hoş, doğrusu onu daha önce hiç böyle anlamlı bulmamıştım.
“Susadın mı?” Akşam oluyordu ama havanın kararmasına vardı, bana göre saat altıdan sonra akşamdı ama yaz ayında olduğumuzdan güneş geç batacaktı.
“Bir şey içmek ister misin?” Gece olsa gözümü kırpmadan yıldızları izlerdim, bir de hepsini değil belki ama pencereye sığdığı kadar onları sayardın.

“Yastığını düzelteyim mi?” Ellerimi karnımda birleştirip gözlerimi yumdum, bu ara gereğinden fazla yoruluyordum pek hoşuma gitmiyordu. “Film açayım mı?” Aslında olabilirdi ama hangisini seçeceğim konusunda fikirsizdim. Sesimi çıkartmamaya devam ettiğim vakit yanıma oturup telefonunu bıraktı. “Kendine bir film seç, istersen duvara yansıtırım.” Kıpırdamadım, “Ben balkona geçiyorum, acıktığında gelip telefonu ver ben anlarım.”

En azından vakit öldürebilmek adına kendime bir film seçip uzandığım yerde üç saat onu izledim. Bittiğinde vakit akşamın dokuzuydu ve o sözünü ettiği gibi bu sırada bir an olsun balkondan çıkmamıştı. Animasyon havamda olmadığımdan bilim kurgu seçmiştim ama o da güzeldi, en azından bana aklımın başka yönlerde daha iyi olduğunu hissettirmişti.

Saatler sonra bile aç değildim, bu sebeple telefonu onun yastığı üzerine bıraktım. Uykum gelmişti, şimdi uyursam gece üç gibi uyanacağımı da biliyordum ama elimde değil gözlerimi kapattım. Uyumak üzereydim ki balkonun kapısı yavaşça açıldı, onu duyuyordum yavaşça içeriye girip belime ince bir pike örttü. Telefonunu aldı, komodine bıraktıktan kısa bir süre sonra yanıma uzanmıştı.

Ona doğru dönüktüm ancak başım eğik olduğundan rahattım, saçlarımı okşayıp iç çekti. “Uyumadığını biliyorum.” Biraz utandım, gerilmiştim de ama pek iyi olduğunu düşünmediğim sesiyle “Nereye kadar devam edecek bu?” Deyince bir an durdum.
Devam edecekti, bir yerde bitecek miydi ki?

Eğildi, eli yüzüme doğru inmişken başımı öptü. “Ben seni çok özlüyorum.” Beni özlüyor muydu? Oysa buradaydım, benden daha ne istiyordu?

“Seni zorla burada tuttuğum için özür dilerim ama bir yanım seni rahat bırakmam gerektiğini söylüyor diğeri dayanamıyor. Seni kırmak ya da üzmek istemiyorum Hazan, sadece nasıl olacağını bilmeden geri almaya çalışıyorum.” Kaba sesi, fazla kısıktı ninni gibi geliyordu.
Ben zaten buradayım.
Ve, önemli değil alıştım.

Biraz geri çekilerek yüzümü okşamaya başladı, saçlarımı arkaya itip yüzümü seviyordu. “Sen benim hala güzel kızımsın, bana göre çok küçüksün, çok ufaksın. Bak ben seni hep çok seviyorum, canımsın sen benim. Yapma ne olur? Konuşalım, anlatayım sana, sen bana vur bağır istediğin kadar küfür et yine, ama susma.” Tek tek usulca kurduğu cümlelerin arasında derin nefes aldı, iç çekti. “Sesini o kadar özledim ki… Günler asır gibi geliyor.” Haline çok üzüldüm, ama ben böyle çok rahattım. İnsan konuşmamaya alışınca suskunluk türkü oluyormuş diline..

Yeniden eğilip başımı öptüğünde Zülfü Livaneli dermiş ya; dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey’ öyle o dolandı iç sesime, aklıma.

İlk defa, büyülü bir an gibi. Sözleri bana dokunur gibi olduğunda başımı kaldırıp yüzüne baktım, bu benim için o kadar zordu ki aynı zamanda nefesimi tutmuştum. Beni görünce parlayan gözleri, gülümser gibi olan dudakları sanki uzun uzun yüzümü izleme isteğiyle dolmuştu. Bana biraz daha yaklaşıp elini karnıma koydu “Üzme kendini lütfen, bak hamilesin ben çok korkuyorum size bir şey olacak diye.” Oysa vakti zamanında onu istemeyen oydu, şimdi ne değişmişti?
Hem, hep ben mi konuşurdum önceden? Şimdi rolleri mi değiştirmiştik de susmayan taraf oydu? Acısının da derdinin de raddesini bilmem ama sanki birini kaybetmek istemiyordu. Ve bence o biri ben değildim.

O beni değil beni sevmeyi sevmişti.

Birine sahibi gibi davranmayı sevmişti, Cesur yetmemişti, yanına beni de eklemişti.

Kaşlarımı çattım, ne olduğunu anlamaya çalışır gibiydi ona yavaşça arkamı döndüğümde gözlerim dolmuş, burun direğim yeniden kuvvetle sızlamıştı. Ellerim, parmaklarımdaki canım, kalbim. İç çekişim hıçkırığıma koşunca elleri beni sarıp gövdesine yasladı.

“Düşündüklerinin bizimle hiçbir alakası yok, seni seven halimi görsen inanamazsın. Kendini de beni de mahvetme. Bana dön, ağlayacaksan bir kere de bende ağla.” Denemeye değer miydi?
Neden deneyeyim ki?
Onun bağrında neden kendime yeniden sahte bir yuva edineyim?

Yerinde hareketlenip bana biraz daha yaklaşırken “Ben senin sadece kocan değildim Hazan, bunu sen de biliyorsun.” Dedi, elimi tuttu. “Sana o yüzden hatırla diyorum, çünkü buna ihtiyacın var.” Elimi destek olur gibi sıktı, “Seninle aramda hiçbir zaman sadece yatak ilişkisi olmadı.” Beni kendime çevirmek istedi, “Öyle olsa seni defalarca boşaltmadan kendim boşalmazdım, önce benim yavrum demezdim. Adet olduğunda etrafında dönmezdim.” Sözleri beni utandırmadı, aksine onu dikkatle dinleyip anlamaya çalıştım.

Elimi tutup çektiğinde tek tek konuşuyordu, ona döndüm, kokusu geldi… “Seni sevmesem seninle bir bahçede oturup çiçekleri izlemezdim.” Hatırladım, aklım kaldı oralarda. Kendine bastırdı, “Seni sevmesem seninle çizgi film izlemez, tatlı yapmaz, hallerine uzun uzun gülmezdim.” Başıma dokundu, okşayıp yastığımı düzeltti ve sıkıca sarıldı. “Ben sana aşık olmasam o gece tüm Urfa’ yı dışarıya döküp sokak sokak seni aramazdım. Bulduğumda da neredesin diye bağırırdım, ben buldum diye ağlaya ağlaya şükrettim.” Bedenimi kendinde sıkıca sabitledi, bir eli belimdeyken diğeri başımda sıkı sıkı öpüp sevdi. “Şimdi istiyorsan ağla.”


💎

Yorumlar

Paragraf aralarına bırakılan yorumlar da burada toplu görünür. Spoiler içeren yorumlarda “Spoiler içeriyor” kutusunu işaretle. Yorumlarda bağlantı ve reklam paylaşımı yasaktır. Yorum kurallarını oku.

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 100

Ulan ya gelmeseydi odaya

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 93

Serdar.. Hatırla ve seni nasıl sevdiğimi tekrar anla diyor

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 74

Yaaaa Azat

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 23

Of Serdar niye annene bırakayım dedin ki ya

Elfida Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 49

Hiçbir şey yemek yememizi etkileyemez sjssjsjsjsj

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 117

Lann off

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 95

Herseyin toplamı bu hali

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 44

Psikolojisi şey etmiş olabilirsiniz acaba serdar, hepsinin birikimi bu

sakayikk Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 3

İyi olur bi daha dinlemeden etmeden konuşmasın kendi kendine triplere girmesin

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı

Bugünlerin intikamı alınır hazo

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 117

O nasıl bitirmedi lan kudur der gibi bejsjdjcidjd

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 116

He soyel konuş lan

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 113

Oha hazan

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 111

Ya hazan istemiyorum demediki bilmiyorum dedi aşk bahcem

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 109

Ölürüm yaaaa

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 108

Vallahi hazo işine gelirse

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 106

E herhalde

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 100

Nskcjdjd buldu yine kendince çözümü

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 94

Hatırla ve seni sevdiğini anla diye

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 87

Kız boşver şimdi aleperi o nereden çıktı yani bunları içinden gelerek yapmadığını biliyorum ama gerçekten çok kırıcı Serdar duysa kahrolur Alperen senin arkanda neler dediği belli değil mi be yavrum hala nasıl onu düşünebiliyorsun

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 79

Maalesef öyle bir seçenek yok askim

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 74

Kumam yaa valla çok seviyorum bu herifi

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 70

Kumandan geldi canim

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 68

Jrnrnfnfnnc

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 66

Şu tonun değişiminden bile anlayabilirsin Sen ne kadar sevdiğini

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 59

O biri hepsine bedel hazoşum sadece o biri senin tamamen iyiliğini istiyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 52

Allah'tan Serdar karpuz almış da içinde kalmayacak

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 49

Ya niye batasin aşkım adam gözünün içine bakıyor yemek ye diye

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 46

Elinden hiçbir şey gelmemesi serdar'ın aşırı zoruna gidiyor bence daha evinde bir muhabbetleri olmuştu hatırlarsanız ya tırnağımı ben kırarsam diye şu an tam olarak bu yaşanıyor

Elfida Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 46

Hatırladım bacım

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 27

Seni bırakmaması güçlü oluşundan değil sana deli oluşunda bunu sen de biliyorsun

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 24

Serdar'ın bu hali Benim de çok ağrıma gidiyor ya

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 6

Kıyamam yaa

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 4

Abi ikindi ile akşam arası yatınca ben de böyle hissediyorum

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 1

Yeni bölümlere 9 bölümüm var şu an aşırı merak ediyorum

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 117

Hazani sen iglestiririsin

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 117

Sana çok üzüldüm
Ama bu sefer senini çabalaman lazım

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 117

Ah Serdar ya san

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 116

Anla işte Hazan

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 111

Sadece afaladi
Bu da çok normal

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 111

İstmiyorum hı demedi hazan

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 108

Rahat bıraktığın da ne olduğunu gördük

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 94

Dikkatini böyle çekiyor işte

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 94

Biliyor çünkü ne olduğunu

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 87

Serdar seni o kadar seviyor
Bana göre bir hatası da olmadı ama
Alperi düşünme lütfen

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 87

Yapam hazn çok kırıcı olur

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 70

Adam aynı karısını kıskanıyor

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 70

Sksksks

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 62

Hiç bırakmayacak

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 46

Yapam inanki o kadar çok kişi varki seni seven

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 27

İyi ki de bırakmıyor seni

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 3

Acı çekiyor hazo çok üzülüyor

Yorum için giriş yap