← Hazan Vakti

Hazan Vakti

Bölüm 55

Yazı
Satır
Parlaklık 100%

💎

O kadar kötü hissediyordum ki, yanaklarım bu defa da gerginlikten kızarmıştı. Kalbim kontrol edemediğim bir hızla çarpıyor, midem çok hafif bulanıyor ve içim içimi yiyordu. Biliyorum, kötü bir şey yoktu; fakat böyle hissetmemek elimde değildi. Biliyorum, gidecektim bir MR çektirecek ve çıkacaktım. Bu olay en fazla kırkbeş dakika kadar sürerdi, fakat yapamıyordum. Korkuyordum, hatta öyle ki korkudan ağlamak istiyordum.
Berrak zamanından beri hastane seven biri değildim zaten, haliyle de böyle ciddi konularda çok fazla geriliyordum. Korkulacak bir şeyin olmadığına tamamdım ama orada bulunmak, sıra bekleyip o cihaza girmek benim için ölüm gibi bir şeydi.
Bu yüzden her ne kadar geçiştirmeye çalışsam da bunu başaramadan omzumdaki çantayla merdivenlerden inmeye devam ettim. Parmaklarımı çıtlattım, yüzüme gelen koyu buklelerimi elimin tersiyle ittirdim, siyah taytımı biraz daha yukarıya çekerken çelik kapıya ilerlemeye başladım.

Her bir detayı düşünüyordum. Geniş bir çanta almıştım, çünkü cihaza girerken üzerimde asla metal eşya olmamalıydı, bu yüzden orada sütyenimi çıkartıp çantama koyacaktım. Ayakkabılarımı da çıkartırdım. Onun dışında evet, üzerimde hiç metal yoktu. Siyah bir tayt ve kalçalarımı tam olarak kapatmayan siyah düz bir tişört giymiştim. Annemin deyişile her yerim meydandaydı fakat öylesine umrumda değildi ki bir de bu durumu düşünmek  istemiyordum.
Gerek kıyafetlerimin rengi, gerek şekli olsun sirke satan suratımla o kadar aynıydı ki kendimi uzun zaman sonra ilk defa bir nesneyle bütünleşirken buluyordum. Elimde değildi, gerginliğim yüzüme vuruyordu. Elimde değil, gerginliğim bana dün geceyi dahi unutturuyordu.

Üzerimdeki siyahların aksine pembe spor ayakkabılarımı giyerek dışarıya adımladım. Yarım saat kadar önce gelen adamlar gitmişti ve Serdar arabamı kenara park etmiş çatık kaşlarıyla bana doğru geliyordu. Yarım saat evvel gelen aramayla Serdar yataktan kalkmış, ben de onun ardından hastane için hazırlanmıştım. Çünkü odadan çıkarken tam olarak “Hadi hazırlan da çıkalım yavrum” deyip dudaklarımdan öpmüştü.
Dediğini yapmıştım.

Kapının önünde durarak heyecandan nereye koyacağımı bilemediğim ellerimi kucağımda bağladım. Gün doğmuş, güneş turunculuğa kavuşmuştu. Hava burada tıpkı köy havası tadında hafif serindi ve sessizlik bir yana Serdar’ ın köpeği şu anlık ortalarda yoktu. Onu izliyordum. Gerginliğimi onun güven veren duruşuyla yok etmeye çalışıyor, yanımdaki varlığıyla daha güçlü hissediyordum. Tüm gece sarmaş dolaş olduğumuzdan mı bilmem, kendimi bu sabah ona bir adım daha yakın hissediyordum.
Serdar ağır adımlarla sedir ağacını geçerek bana doğru ilerlemeye devam etti. Kaşları bir şey söylemek için çatılmıştı fakat dilinin ucundakini yanıma gelene kadar tutacağa benziyordu. Öyle oldu, ben kapı eşiğinde onu beklerken o adımlarını tüketip tam karşımda durdu ve yüzümü tararken çatık kaşlarıyla hayırdır der gibi “Ne bu halin?” Dedi.

Kıyafetimden bahsediyor olmalıydı. Giyerken de Serdar’ın çok kızacağını tahmin etmiştim ama MR’ a pantolonla giremezdim. Mecbur tayt giyecektim.
Tedirgin bir ifadeyle yüzüne bakarken “Ben.” Diye mırıldarak sabaha kadar öptüğü dudakları bir çırpıda ıslatıp omuz silktim. “Yani metal olunca pantolonu çıkarttırıyorlar uzun tişört de bulamadım.” Zaten çok gergindim bir de bu şekilde üzerime gelmesi beni daha da geriyordu. Normal olsam bağırır çağırır ortalığı inletirdim fakat şu sıra normal değildim. Hele bugün, dokunsa ağlardım.
Gerçi bana şu an bu konuda dokunsa iki ağlardım, sonra geçerdi. Geçince de her şeyi bitirir giderdim. Arkama dahi bakmazdım. Zaten çok gergindim, istediğim fırça değildi.

Halimi izleyen yüzü birden gevşedi. Kaşları hafif havalanırken de “Onu demiyorum.” Deyip bana doğru bir adım atarak aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Sert eli yanağımı kavradı. “Senin o güzel yüzün neden asık?” Sözleriyle kalbimde derin bir rahatlama hissederken dudağım hafif sarkıttım. Kızmıyordu, aksine bu gergin halimi bir bakışıyla anlamıştı ve nedenini soruyordu. Başımı istemsizce yanağımdaki eline doğru yatırdım.
Gözlerime değen bakışlarıyla yüzünün aldığı hal yüreğime işliyordu. Benim için endişelendiğini görebiliyordum. “Yavrumun canını ne sıktı?” Deyip dudaklarını başıma bastırırken derin bir nefesle kollarını aheste aheste belime sardı.

Onu daha net görebilmek için başımı hafif arkaya yasladım, zira uzun boyuyla başım yüreğine eriyordu da gözlerimin gözlerime değmesi biraz zaman alıyordu. “Serdar çok gerginim.” Diyerek kollarına tutundum. “Elimde değil korkuyorum.” Ama şöyle de bir gerçek vardı ki, Serdar beni sarınca ben çok güçlü hissediyordum. Belki yüzüm hala asıktı fakat kalbim daha huzurluydu.
“Konuşmuştuk ama sanki bunu?” Derken elleriyle yüzümü kavrayıp yanaklarımı okşamaya başladı. Bir yandan esen hava, bir yandan Serdar’ ın beni böyle sarması birbirine karışıyordu. Biraz üşüyordum, ama aynı zamanda da derin bir sıcaklığa hapsoluyordum.

Gözlerimi devirirken “Konuştuk.” Deyip başımı arka taraftaki ağaçlara çevirdim. “Zaten sorun bende. Diyorum ya elimde değil. Geçer ama.” Saçlarımı  hareketlendiren rüzgar arabamın yanındaki ağacın yapraklarını da bir bir yere düşürüyordu. Oysa henüz yaz bitmemişti, sadece hava bugün biraz garipti. Yoksa etraf hala yeşillerle kaplı, yaz kokusu bahçeye sinmişti.
Serdar bir şey demeden sakin sakin beni izlerken ben siyah arabamın yanındaki arabaya bakarak kaşlarımı hafif havalandırdım. “O araba kimin? Seninki nerde?” Dün gece eve geldiğimiz Mersedes yoktu. Onun yerinde yine Urfa plaka siyah bir Range duruyordu.

“Merkeze yolladım.” Diyerek kollarımı sıvazlaya sıvazlaya elimi tuttu ve arabalara doğru döndü. “O da benim. Gel hadi.” İtiraz etmeden Serdar’ ın peşinden yol alırken başka şeylere yoğunlaşmaya çalışıyordum. Belki düşünmezsem bu kadar gerilmezdim ama işin sonu yine oraya çıkıyordu. “Kaçta randevu?” Diyerek benden ayrılıp şoför tarafına yürüyen Serdar’ a baktım.
Birlikte kapıları açtık, içeriye girip oturduk ve yine aynı anda kapıları çektikten sonra Serdar sakince “Rendevu yok.” Dedi. Onun aksine kemerimi takarken arabayı çalıştışını izledim. “Kaçta gidersek o zaman girilecek.” Derin bir nefesle ciğerlerimi açtım, bu sayede inip kalkan göğüslerim hareketlendi. En azından sıra beklemeyecektik, beklerken daha da gerilmeyecektim.

Saat tam olarak altı yirmi yediydi ve Serdar’ ı bilmem ama bana göre çok erkendi. Yani en son geçen sene yine MR’ye gitmek için bu kadar erken kalkmıştım. Ondan önce de üniversite için. Şu sıra erken kalkmak bana ölüm gibi geliyordu, gözlerimi açamıyor gün içinde de daima uyumak istiyordum. Hastalıklarım yüzünden böyle olduğumu düşünsem de tam olarak kestiremediğim bir halsizlik beni sürekli uyutmak istiyordu.

“Senin kaçta alayda olman gerekiyor?” Diyerek kollarımı kucağımda bağlayıp başımı koltuğa yasladım. Bu araba daha yüksekti, haliyle de hoşuma gitmişti.
“Kafama göre.” Derken geri geri yola çıkıyordu. Bakışları beni bulsa da bu halimi üstelemedi. “Yani sana bağlı, çıktıktan sonra kötü hissedersen gitmem.” Muhtemelen kötü hissetmezdim. Hatta epey rahatlamış olurdum ve tek derdim eve gelmek olurdu. Gelince de muhtemelen uyurdum. Ki kötü hissetsem bile benim yüzümden işini aksatmasını istemiyordum.

Omuz silkerek buruk bir gülümsemeyle başımı Serdar’ a çevirdim. “Merak etme çıktıktan sonra kötü hissetmem. Aksine, kurtuldum diye baya mutlu olurum.” Bu halimin aksine ne zaman hastaneden çıksam okuldan kaçan çocuklar gibi mutlu oluyordum. Sanki bir yük sırtımdan beni terk ediyordu ve ben o rahatlıkla kaçarak evime gidiyordum.

Siyah tişörtünün yakalasını düzeltirken oturduğu yerde yayılarak biraz hızlandı. Onu izlemek güzeldi. Birlikte bir şeyler yapmak, bir yerlere gitmek, araba kullanışını izlemek huzurluydu. Huzur tam olarak bu muydu bilmiyorum, ama ben kendimi huzurlu hissediyordum. “Bir yere gitmek istiyor musun?” Diyerek bana döndü. “Sonra yani?” Ben gergindim, o benden de gergindi. Öyle ki kalın sesi bu defa yumuşak değildi ve her ne kadar rahat otursa da huzursuz bir hali vardı.

“Hayır.” Diyerek asfalt yola döndüm. Benim yüzümden kaza yapmasını da işini aksatmasını da istemiyordum. Bir yere gidilecekse birlikte, daha geniş bir zamanda giderdik ama annemleri görmek istiyordum.
“Belki akşam annemlere gideriz. Birlikte.” Yeniden Serdar’ a baktığımda yolu izliyordu. Ben de kollarımı çözerek uzun tırnaklarımdaki siyah ojelerimi izlemeye başladım. Hafif soyulmuşlardı ve ben bu durumdan nefret ediyordun. Acil bir asetona ihtiyacım vardı.
“Olur, bakarız. O zaman seni eve getiririm. Ya da kahvaltıya gideriz.” Belki belli etmemeye çalışıyordu ama sesinden bile anlaşılıyordu, benim durgunluğum ikimize de yansıyordu. Her ne kadar öyle olmadığını bilsek de şu an birbirinden memnun olmayan çiftler gibi soğuk soğuk konuşuyorduk.

Omuz silktim. “Ben bu saatte bir şey yiyemem.” Uyurdum, uyanırdım anca. “Nasıl istersen.” Diyerek dirseğini aramızdaki kolçağa koydu ve tutmam için elini bana uzattı. “Sen?” Diye karşılık vererek elini tuttum. Belki o kahvaktı yapmak isterdi.

Yeniden ona dönerken parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi, elimi dudaklarına götürürken de boğuk sesiyle soludu. “Ben kahvaltı yapmam.”
Kirli sakallarına, boynuna ve düzgün burnuna bakarken iyice ona dönüp hafif gülümsedim. “Genel mi?” Gözlerini yoldan almadan dudaklarını elimin üzerinde hareket ettirdi. “Genel. Kahvaltı sevmiyorum. Gerçi senin de sevdiğini sanmıyorum. Mesela eve geldikten sonra eminim uyursun. Sonra da saat bir iki gibi uyanır dürüm yersin.” Serdar konuştukça gerginliğimi bir kenara bırakıp daha da gülümsedim. Beni cidden çözmüştü, yani en azından bu kısım harfiyen doğruydu ve bu çok hoşuma gitmişti.

Hadi ama der gibi “Serdaar..” diyerek kıkırdadım. Ben kıkırdayınca gülümsemedi ama keyiflendi, elimi birkaç kez daha öptü. O kadar haklıydı ki, “Cidden öyle ama.” Diyerek onu izlemeye devam ettim. “Adresi falan bilmiyorum ben. Ki bilsem de buraya getirmezler?” Adres olayı hep aklımdaydı da burası merkezden uzak kalıyordu, mümkün değil getirmezlerdi.

Kaşlarını havalandırıp “Getirirler.” Diyerek beni yanılttı. “Uyanınca mesaj atarsın ben hallederim.” Ben Serdar’ a Serdar dürümcüye, dürümcü bana, ben yine Serdar’ a… Gözlerimi bu yoğunlukla devirdim. Dürümcüden de kıskanmazdı herhalde?
“Niye?” Diyerek kaşlarımı çattım. “Ben halledemiyor muydum? Ağzım yok mu benim?” Hiç de yazamazdım Serdar’ a. Ya ben hallederdim ya olay çıkardı. Ki olay çıkması daha muhtemeldi ama Serdar sandığımın aksine birkaç saniye duraksasa da pes etmiş bir ifadeyle “Tamam sen halledersin.” Dedi. Anlaşılan en azından bugün benimle tartışmak istemiyordu.
Geri çekilişine dudak kıvırdım. “Güzel mi ama? Bak heryer yapamıyor onu.” Bursa’ da yoktu mesela. Benzeri vardı, aynısı yoktu bu yüzden de her defasında ilk ısırığımda moralim bozuluyordu.

Dudaklarını elimden asla çekmiyor, yoğun olan trafikte makas ata ata ilerliyordu. “Ben kefilim.” Diyerek emniyet şeridine geçti. Yola dönerek kaşlarımı havalandırdım “Güzel çıkmazsa?” Sabah trafiği yoğundu ama emniyet şeridi boştu ve Serdar emniyet şeridini kullanıyordu. İşin aksi, bu hızla önümüze biri çıksa sonucu düşünemiyordum bile.

Endişem onun hızlanmasıyla artarken Serdar bir anlığına bana döndü. “Sana bir dürümcü daha açarım. Trabzon’ daki yerin şubesini burada eve yakın bir yere aldırırım.” Sırıtarak akıp giden trafiği izlemeye devam ettim ve “Ya güzel çıkarsa?” Diyerek ortaya resmen bir iddia koydu. Ona ne verebilirdim ki? Böyle bir gücüm yoktu. Doğrusu, bir fikrim yoktu.
Ben ona bakmadan düşünceli bir halde dudak bükünce Serdar dudaklarını elime bastırdı ve cezbedici bir tonda “Öperim.” dedi. “Yeniden, sabaha kadar.” Boğuk sesiyle yutkundum. Utandım, yan taraftaki trafiği izlerken başımı yana eğdim, gülümsememi bastırmak isterken hayır diyemedim ama evet de demedim. Onun yerine usulca “O bir kere olur, sen alışma sakın.” Diye mırıldandım. Dün çok güzeldi fakat bunun tekrarı standarta düşerdi. Şimdi iddiaya göre bugün bir dürüm yiyecektim ve güzel çıkarsa bu gece yeniden, sabaha kadar Serdar’ la ölüşüp elleşecektik.. Öyle bir niyetim yoktu, en azındam henüz.

Derin bir nefes alarak diziyle sabitlediği dreksiyonda vitesi değiştirip hızlandı. “Sana bunu hatırlatırım.” O görmediğinden daha rahat gülümsedim ama sonra bir akşam onu öpmek isteyip de öpememe ihtimalimle dudak büktüm. Zira Serdar’ ı şu an bile öpmek istiyordum. Beni kendiyle vuruyordu. Aksini söylemiyor, laf sokmuyordu sadece olacak olan şeylerden bahsediyordu ve bu beni endişelendiriyordu. Ya onu öpmek istediğimde geri çekilirse düşüncesiyle dudaklarımı kemirdim. “Sen bana kıyamazsın.” Kıyamazdı, karşı koyamazdı eminim fakat Serdar tıpkı az evvel benim yaptığım gibi sakince “O bir kere olur, sen alışma sakın.” Deyince gözlerimi devirmeden edemedim. Beni benimle vuruyordu.
Başkaları gibi; dün gece altımda inlerken, göğüslerini avuçlarken öyle değildin demiyordu. Ya da daha evvel ap açık onun için ıslandığımı dile getirmiyor, beni utandırmıyordu ve ben onun bu huyunu seviyordum.

Omuz silktim, “Olur.” Diyerek geri adım atmadım. “Ayrı uyursak sorun kalmaz bence.” Dememle birden ciddi ciddi “Yavaaşş.” Diye yükseldi. “O kadar da değil tamam uzatma.” İhtimali bile onu değiştiriyor, sinirlendiriyordu, kıyamıyordu işte. İtiraz ediyordu ama ayrı uyumak bile istemiyordu.
Onun bu haliyle bir anlığına daha da gülümsedim ama hemen sonra önümüze kıran arabayla “Serdar.” Diyerek panikle yerimde doğruldum. Serdar aynı anda “Ya sikeyim seni.” Deyip elimi bıraktı, kemer taktığım halde kolunu önüme tutarak ani bir fren yaptı. Solumuzdaki arabayla neredeyse kafa kafaya gelmiş, o şeridin komple duraksamasına sebep olmuştuk.

Serdar önce bir an bana baktı, sonra sakin olduğumu görünce camını açarak başını dışarıya çıkarttı. “GİR LAN İÇERİ!” Gür ve zaten kalın olan sesi arabaya doldu, boynunda bir damar belirdi. Benim bir elim kalbimde, diğeri hala Serdar’ ın önümde tuttuğu kolundayken o tarafa doğru meğlederek bize bakan adama bakmaya çalıştım. Biz daha yüksek olduğumuz için görüş alanım bir hayli netti ve arabanın içinde Serdar yaşlarında genç bir adam vardı.

Arabadaki adam da kafasını camdan çıkartıp bağıra bağıra Serdar’ a el kol yaparak “Ne diyorsun lan yavşak? Sen çık ge-” Gibi bir şey demeye kalkınca Serdar yeniden kükreyerek elini savurup araya girdi “LAN O DİKİZLERİ SENİN GÖTÜNE SOKARIM DALYARAK!” Serdar’ ın sesi daha kalındı. Serdar zaten korkunç bir adamdı, hal böyle olunca da daha korkutucu oluyordu.
Kolunu benden çekti, arabadan inmek için hareketlenince birden çektiği kolunu kavrayıp hızla, itirazla “Hayır hayır hayır hayır hayır.” Dedim. Anında bana döndü, paniklemiştim ve kaşlarımı arabadan inmemesi için çattım. “Haayır ya.” Şimdi inerse büyük olay çıkardı. Her şey çok kötü olurdu. Eminim ki Serdar’ a bir şey olmazdı ama o an ben ne yapacağımı bilemezdim. Kavga çıksın istemiyordum.

Serdar önce bana, sonra da nereden geldiğini anlamadığım ama camın önünde durmuş sigarasını yakarken sakince “Abi.” Diyen adama döndü. Serdar bu defa da hızla adamın elimdeki sigarayı alıp atarak adama bağırdı. “Lan Faruk sikicem şimdi senin de sigaranı!”
Adam şok olmuş bir halde Serdar’ a baksa da hemen toparlanarak baş selamı verir gibi hareketlendi. “Pardon abi.” Serdar’ ın kolu bende, adam bana, ben adama, oradan Serdar’ a derken adam sonuda neredeyse kaza yapacağımız adama bakan Serdar’ a bakıp eliyle aman be der gibi arabayı gösterdi. “Serdar Abi aman diyim uyma şuna. Bak plaka da farklı zaten.”

Adam abi dese de Serdar’ dan büyük duruyordu. Onunla birlikte arabanın yanına birkaç adam daha toplanmaya başlamıştı. Bize doğru gelen adamlardan biri ön tarafı bizim şeritte duran arabadan içeriye tip tip bakarak “Serdar Abi.” Dedi. Elleri iki yanında, bir yandan da adamı işaret ediyordu. “Abi indirelim mi şunu.” Yutkundum. Neler oluyordu? Birkaç dakika içinde nereden çıkmıştı bunlar diye düşünemeden Allah’ ım ben nereye düştüm diyerek mırıldandım. “Serdar.”

Adamlar normal durmuyordu. Ne yanımıza gelenler tekindi ne de etraftımıza toplanmaya başlayanlar. Her biri maganda tipli, esmer, sakallı adamlardı ve bu benim hoşuma gitmiyordu. Bir yandan kornalar çalınırken trafik aksamış, orta şerit komple sola geçmişti. En çok da gitmemesi için Serdar’ a tutunmaya devam ederken yanımızdaki arabanın gitmemesini sağlamak için önünde duran adamlara baktım. Serdar’ a bakıyorlar, resmen onun ağzından çıkacak bir kelimeyi ya da işaretini bekliyordu.

Serdar sakince “Korkma.” Diyerek elimi tuttu ve arabanın yanında dikilenlere baktı. Onun da eli kolu ben varım diye bağlanmıştı sanki. Gitme dediğim için oturuyor, korktuğum için bu kadar sakin duruyordu. “Sen.” Diye arkamızda kalan adama seslenip yan tarafta duran telefonunu uzattı. “Plakasını çek şunun.” Sonra o arabanın önünde dikilen üç adama baktı. “Kayış, selo çekilin sizde.”

Adamlar yana çekildi, arabanın içinde hala küfretmeye devam eden adamın kafası kayış denen adam tarafından içeriye sokulurken plaka çekilip telefon Serdar’ a verildi.
Her bir detayı Serdar’ ın çıplak ve sert koluna tutunarak izledim. Olan biteni bir an olsun kaçırmadım, suretlerinden tiplerine kadar her bir şeyi detayla, hayretler içinde izledim. Serdar’ ın sakinliği, sanki her gün bunu yaşıyormuş gibi ifadesiz oluşu beni daha da korkuttu.
Kim suçluydu bilmiyorum, ki bunu bir önemi olduğu da sanmıyorum. Benim takıldığım tek nokta içinde bulunduğumuz durumdu. Nasıl bir adamla birlikteydim demeden edemedim. Ondan soğumadım, kendime inanamıyorum demedim, ona inanamıyorum demedim sadece şehir eşkiyası gibi birden tüm sürüyü etrafına toplamasına hiç olmadığım kadar çok şaşırdım.

Açık olan cam kapanırken yolumuzu kapatan arabanın geri çekilmesiyle Serdar arabayı yeniden hareketlendirerek birini aradı.
O sinirliydi, ben gergindim. Hayatım boyunca hiç böyle bir şey yaşamamıştım ki. Ben hiç kendimi bir trafik kavgasında bulmamıştım. Etrafıma hiç böyle adamlar doluşmamıştı, Serdar gibi bir adam birini dövmek için yanımdan inmeye kalkmamıştı ve böyle bir olaydan bu kadar kolay sıyrılmamıştım.
O kadar farklı geliyordu ki bir yorum dahi yapamadan Serdar’ ın ne yaptığını izliyordum. Rehberinde bulduğu adamı arayıp telefonu kulağına götürdü.

“Sana bir plaka yollayacağım, çıkış yapmadan al.” Derken burnundan soluyordu. Telefonu kapatarak öylece bir kenra fırlattı, hızlanırken telefonun nereye gittiğine bakmadı bile. O sinirini atamamıştı belki, ama ben de geriliyordum. Zaten farklı bir adamdı, çözemediğim bir ürkütücülüğü vardı, hal böyle olunca da Serdar’ ı böyle sinirli görmek beni bir hayli korkutuyordu.

“İyi misin?” Kolunu sırtımdan omuzlarıma geçirerek beni kendine çekti. Sesi daha sakindi, dokununca daha rahatladım. “Serdar..” diyerek sustum. Sakin ol Serdar, sinirlenme Serdar, kimi aradın Serdar… Her biri uçup gitti benden. Bir Serdar dedim, öyle bir dedim ki tüm bunları ona tek bir kelimeyle anlattım sanki.

“Yavrum.” Diyerek kolumu sıvazlaya sıvazlaya başımı öptü. “Korkma tamam mı?” Sesi daha sakindi. Ben de bu sakinlikle “Sinirlenme sende.” Diyerek kolumu karnından beline dolayıp bacak bacak üzerine atarak iyice Serdar’ a sokuldum. Sanki böyle durunca benim endişem, onun sinirine sarmaşık gibi dolanıyordu da ikimiz da normale dönüyorduk.
Başımı sevdi, alnımı yukarıya doğru sıvazlarken kalp atışlarını tenimde hissetmeye başladım. O az evvel bağıra bağıra ‘Lan o dikizleri senin götüne sokarım dalyarak’ Diyen adam şimdi sakin sakin beni öperken “Sen iyi misin onu söyle?” diyordu.
Kendimi tutamadan gülümsedim. Ne kadar yolumuz vardı, bu şekilde ne kadar durabilirdim bilmiyorum ama Serdar’ a sarılıp kokusunu içime çekerken sakince mırıldandım. “Çok iyiyim.”

💎

O içeriye gelmezse daha güçlü hissedeceğimi düşündüm, yol boyu. Çünkü Serdar’ a sığınırken fark ettim ki; yanında ufak bir kız çocuğu kadar savunmasız ve korunmaya muhtaç hissediyordum. Her ne kadar güçlü olsam da yanımda Serdar varken nasıl olsa Serdar var diyip ona sığınıyorum, sığınırken de korkuyorum. Halbuki bunu aşabilirim… Kendi içimde o kadar güçlüydüm ki, yaşadığım tüm aksilikleri hayatım boyunca bir başıma aşmıştım ve bir gün olsun ben tükendim dememiştim. Fakat şimdi o var diye tüm yelkenlerimi suya indiriyordum. Ben Serdar varken daha beceriksiz, daha güçsüzdüm.
Oysa aklımda, geçen sene MR’ ye girerken bir başımaydım. Yine çok korkmuştum ama bunu o gün yanımda kimsem yok diye diye tüm o korkumu aşmak zorunda kalmıştım. Ben o korkuyla savaşmıştım ve kazanmıştım.
Serdar varken savaşmak yerine ona kaçıyorum, kaçtığım duygunun da tutsağı oluyorum.
O var diye bu kadar korkuyordum.

Adımlarımı yavaşlatırken iki yana açılan kapıdan geçip usulca “Serdar.” Dedim. Muhtemelen kızardı, çünkü ona elimi tutturacak stresi yaşatan ben, şimdi ona ‘ben o odaya yalnız girmek istiyorum’ diyecektim.
Serdar ona seslenişimle bana doğru döndü, efendim demedi ama gözlerime bakarken devam etmemi bekleyen bir hali vardı.

“Sen de benimle röntgen odasına gelmeyeceksin değil mi?” Diyerek yürümeye devam ettiğim sırada Serdar olduğu yerde durarak bana baktı. “O ne demek şimdi?” Seninle olmuyor demek. Hem, beni o şekilde savunmasız görmesi kaldırabileceğim bir şey değildi. Yeşil önlükle, uzanmış bir şekilde.. Asla.

Arkamı dönerek önce bırakmadığı elime, sonra yanımızdan geçip giden temizlik görevlisine en sonunda da öylece beni izleyen Serdar’ a baktım.
“Bir şey demek değil.” Sakince omuz silktim. “Söyledim işte.” O camın arkasından beni izlemesi kabul edeceğim bir şey değildi. Güçsüzlük bir yana, bu daha başkaydı. Bunu istemiyordum.

Kaşları anlamayan bir ifadeyle “Sebep?” Derken çatıldı. Bu kadar zor olmamalıydı… Başımı yana eğdim. “Serdar gelmeni istemiyorum. Hatta beklemene bile gerek yok ama gitmeyeceğini biliyorum. Kapıda durur musun?” Kötü bir şey demiyordum. Kendime alan açıyordum fakat Serdar buna o kadar karşıydı ki tek yaptığı “Saçmalıyorsun.” Deyip kaşlarını daha da çatmak oldu.

Ona doğru bir adım atıp mesafeyi kapattım. “Saçmalamıyorum.” Eğer ona burada kendini açıklamazsam beni yanlış anlayacaktı, aramız bozulacaktı ve ben daha yeni barışmışken bunu istemiyordum.

“Farkında değil misin sürekli sana sığınıyorum.” Diyerek sessiz koridorda bir fısıltıya sebep oldum. Neden bilmiyorum, belki eksi ikideyiz diye, belki saat çok erken diye ama hastanede kimse yoktu.

Diğer elini de turarken sıcak elleri soğuk ellerimi ısıttı. “Sığındıkça sorunları aşamıyorum, aşamadıkça korkuyorum canım yanıyor.” Kendimi ona anlatmaktı tek niyetim. Beni anlasın, en azından bana böyle sakince bakarak beni anlamaya çalışsın. Yine de bazı şeyleri oturtamıyor gibiydi, kaşlarını itirazla çatınca saçlarımı arkaya attırarak devam ettim.
“Bak sen yokken kimse yoktu, halletmek zorunda kalıyordum ve hallediyordum da. Ama şimdi nasıl olsa Serdar var deyip savaşmıyorum. Tek yaptığım sana sığınmak.” Sakindim. Birine normal bir şeyleri anlatıyor gibi sakindim ve Serdar’ da aynı sakinlikle beni dinliyordu. Çatık kaşlarının ardındaki düşünce neydi bilmiyorum ama halledebileceğime dair umudum vardı.
“Şimdi eğer o odaya gelirsen ben yine korkmaya devam edeceğim ve onu yapsam da korka korka yapacağım. Bunu istemiyorum, bunu gerçekten istemiyorum. İzin ver üstesinden geleyim.” Serdar vardı, hayatımda bir Serdar vardı ama hayat benimdi. Bazı şeyler benim sorumluluğumdaydı, istesem de onu buna katamazdım.

Önce sadece durdu. Siyaha yakın gözlerle uzun uzun gözlerime bakarken aramızdan geçen sessizlikle sanırım sadece düşündü ve her ne düşündüyse sonunda başını yukarıya kaldırıp sıkıntılı bir soluk verdi. Onun bu iki ara bir dere halini izlerken yeniden bana bakıp “Bir şey olduğu gibi-” demesiyle başımı sallayarak minnetle gözlerine baktım. “Biliyoruum.” Ona doğru minik bir adım daha atarak kollarımı ufak bir telaşla beline sardım. “Biliyorum Serdar hemen gelirsin.” Sevgilim…
Beni çok sevdiğini o kadar biliyordum ki bunun ihtimaline bile emindim. Acı dolur bir Serdar deyişimle neler olabileceğini tahmin edebiliyordum…

“Bunu sevmedim.” Derken belimi sardı. “Ve o kadar güzel bakmasaydın, nedenini bu kadar iyi anlatmasaydın beni o kapıda sen dahil hiç kimse tutamazdı.” Bunu da biliyordum. Beni anladığı için mutluydum, ama mutluluktan da önemlisi benim için kendiyle savaşıyordu ve ben bunu görebiliyordum. Değişiyordu…

Koridorda yankı bulan topuklu ayakkabı sesleriye yavaşça Serdar’ dan ayrılırken Serdar’ ın “Gel hadi.” Demesiyle koridorun sonuna doğru ilerlemeye başladık. Görevliler bile daha yeni yeni geliyor, soğuk koridorda sadece bizim adım seslerimiz duyuluyordu. Alanda sadece Serdar ve ben varken arkamızdan gelen birkaç beyaz önlüklü kadın yanımızdan geçekerek sağlı sollu odalara dağıldılar. Serdar sakindi. Endişeli olsa bile kendini o kadar belli etmiyordu ki ne hissettiğini anlayamıyordum.

Koridorun sonundaki sürgülü kapı açılırken içeriden çıkan orta yaşlardaki adam “Serdar Abi.” Diyerek başını hafifce eğdi. Yüksek ihtimal MR odası orasıydı çünkü koridorun sonuna gelmiştik ve burada başka oda yoktu. Serdar onun aksine adını söylemedi, biz ona doğru birkaç adım daha atarken ufak bir baş selamıyla adama bakmayı sürdürdü. “Tamam mı?” Odayı veya hazır olup olmadıklarını soruyor olmalıydı.   Düşündüğüm gibiydi ki adam “Tamamdır abi.” Diyerek eliyle girişinde durduğu  odayı işaret etti. “İstediğiniz zaman başlayabiliriz.”

Serdar’ ın yanından ayrılmadan adama yöneldim. “Siz mi yapacaksınız?” Doğrusu bir erkekle o kadar yakın temasa girmek istemiyordum. Bunu bir kere yaşamıştım ve hiç hoş değildi. Unutamıyorum, o gün üzerimde metal olduğu için pantolonumu ve gömleğimi çıkartmak zorunda kalmıştım. Sadece iç çamaşırlarım ve üzerimdeki yeşil önlükle hayatımın en büyük rezilliğini de o gün yaşamıştım. Ne şanstır ki, o gün hangi kıyafetimde metal varsa onu giymiştim… Şimdi de aynı şeyleri hatırlamak istemiyordum.

Adam ellerini önümde birleştirerek ciddileşen sesiyle Serdar’ a baktı. “İçeride Aylin Hanım var. Ben camın arkasında olup komutları vereceğim. Kalan her şeyle Aylin Hanım ilgilenecek.” Bana bakmıyordu bile. Gerçi, bu durum çok da umrumda değildi.

“Üzerinizde hiçbir metal olmayacak şekilde gelebilirsiniz.” Diyerek bana baktığında başımı olumsuz anlamda sallayarak “Yok.” Deyip pembe ayakkabılarıma döndüm. Metal olan sadece sütyenimin teli vardı. Onun için de sırt çantamı almıştım ve eminim içeride bir kabin bulunuyordur. Yani olmalıydı, Bursa’ da vardı.

Ben dalgın dalgın ayakkabılarıma bakarken Serdar “Gir içeri tamam.” Deyince başımı kaldırarak önce Serdar’ a, sonra da içeriye giren adama baktım. Ben bir an bana dedi sanmıştım.
Yeniden Serdar’ a dönmemle yavaşça omuzlarımı kavraması bir oldu. “Yapma.” Sıkıntılı halini çok net okuyabiliyordum. Başını iyice yüzüme eğdi. “Bak gel de geleyim.” Görende ölüme gidiyorum sanırdı, ama hayır. Onu asla içeriye sokmayacatım.

Dirseklerini tutarak hafif gülümsedim. “Gelme Serdar, sen beni bekle.” Sadece yarım saat, işin ucunda ölüm yoktu. Yani henüz…

“Sütyeninde demir var mı?” Nasıl da hemen sütyenimi düşünüyordu. Gözlerimi devirdikten sonra başımı sallayarak deri sırt çantamın duruşunu düzelttim. “İçeride çıkartacağım, kabin vardır diye umuyorum.” Yüzünü izlerken sırıttım. “Yoksa sana seslenirim.” Yoksa elbette ona seslenecektim, bu konuda yanına gideceğim tek insan oydu.

Bakışlarıyla beni onayladı. “Bir şey olduğu gibi Hazan…” O gün acımadan saçmalarıma asılan adamın şimdi bana bakarken gözbebekleri titiyordu. Canım yanacak diye içi içini yiyordu sanki. “Kötü hissettiğin gibi tek bir kelimen yeter. Geçmesini bekleme tamam mı güzelim?” Başımı sallayarak bu tarafa doğru gelen kadını izledim. Yan taraftaki masaya yönelirken kaçamak bakışları aynı zamanda bizdeydi.  Gözlerimi ondan, “Serdar ölüme gitmiyorum abartma.” Diyerek aldım.
Daha sakindim, elbete biraz endişem vardı ama gelirken daha kötüydüm.

“Demesi kolay.” Diyerek ellerini erkeksi bir halle beline koydu. Sekreter görünümlü kadın solumuzdaki ufak masanın arkasın otururken ben Serdar’ dan ayrılarak turuncu kapıdan içeriye girdim.

Oda neredeyse karanlıktı ve az evvelki adam MR odasını izlemek için koyulan camın arkasındaydı. Bilgisayarda bir şeyler yaparken geldiğimi görünce “Aylin Hanım.” Diye seslenerek bana doğru döndü. “Her hangi bir şey olursa konuşmanız yeterli olacaktır. Ben buradan bize komutlar verceğim. On beş dakika kadar sonra kolunuzdan bir ilaç enjekte edeceğiz. Böylelikle-“

“Biliyorum.” Diyerek sözünü kestim. “Biliyorum bu ilk değil.” Daha evvel yaşamıştım, tekrar dinlemek beni geriyordu. Damarların rengini daha net görebilmeye yarayan bir sıvıydı. Ve ilk denememde o kolumu çok garip hissetmiştim. Vereceği komutlar da, nefes al, derin nefes al, nefesini tut, şimdi ver gibi şeylerdi. Benim yapmam gereken tek şey hiç kıpırdamadan durmaktı ve bu bana göre hayli zordu. Yani, illa bir yerim kaşınırdı.

Genç adam MR odasındam çıkan kadına “Aylin Hanım, hanımefendiyle ilgilenelim.” Derken kadın çoktan yanıma gelmişti. Orta yaşlarda bir kadındı, konumuz bu muydu bilmiyorum ama güzel değildi ve yanımdan geçip giderken “Kabinde sütyenini çıkartabilirsin.” Deyince gözlerimi devirerek kadının arkasından öylece baktım. Elindeki peçeteyi çöpe atarken “Üzerinde metal olmasın.” Diye de sesini yükseltince daha fazla beklemeden kabine ilerledim.
Kadındam hoşlanmamıştım. Tavırları bir sebep miydi bilmiyorum ama hoşlanmamıştım. Ben elim adamı var diye çekiniyordum o anons ediyordu.

Sütyenini çıkarttıktan sonra çantamı askıda bırakarak kabinden çıktım. Beyaz önlüğüyle MR odasının önünde duram adam beni görünce hafif bir gülümsemeyle “Gel bakalım.” Diyerek odayı işaret etti. Aylim yoktu, ben de onu takip ettim.
Anlaşılan üzerime bir şey vermeyeceklerdi. Bu beni rahatsız eder miydi bilmiyorum ama zaten MR’ye gireceğim içini üzerime göğüslerimi kaplayan bir cihaz koyacaklardı ve hiçbir şey net olarak belli olmayacaktı

“Başın buraya gelecek şekilde uzanıyoruz.” Varla yok arası bir tamam diyerek önümde duran basamağı bir adım çıktım ve sedye görünümlü yere oturdum. Ayakkabılarımı çıkartırken o cihazla ve etrafla ilgilenip bir şeyler yapıyordu. Sonra bana yönelerek biraz gülümsedi. “Hiç korkma, hastane seninmiş gibi takıl.” Yok, öyleyiş gibi dedi. Hastane Serdar’ ın demedi. Ama olsa şaşırmazdım herhalde.

Sadece başımı sallayarak oturduğum yere dikkatle uzanırken başımda dikilen adam konuşmaya devam ediyordu. “Kendini kasmanı gerektirecek hiçbir şey yok inan. Ben camın arkasındayım sen sadece bana odaklan. Bir şey olduğunda ya da fikrin değiştiğinde sadece söylemen yeterli, Serdar Abi hemen gelir.” Uzanırken derin bir nefes aldım. Zira içeride buna ihtiyacım olacaktı.
Tamamen yattıktan sonra göğüslerimden bacaklarıma kadar gelen minder gibi şeyi üzerime koydu. “Birazdan damar yolu açacağız, kolların yukarda olsun. Sana söylediğimde bunu yukarıya ya da aşağıya hareket ettireceksin.” Sadece onu dinliyordum, hava soğuktu ve ben sadede onu dinleyerek hıhı diyordum. En sonunda yüzüme bakarek hafif bir tebessüm daha etti. “Ve rica ediyorum, hiç hareket etme.” Başımı yeniden, bu defa tebessümle salladım. Daha önce gittiğimiz hiçbir hastanede bu kadar güzel karşılanmadığımdan sanırım, bu beni biraz rahatlatıyordu. En başta istemesem de şimdi bir kadının yerine onun benimle ilgilenmesi hoşuma gitmişti. En azından yüzü gülüyordu.

“Aylin Abla ilaç hazır mı?” O diyerek odaya giren kadına bakarken ben beyaz ve bana göre kocaman olan cihazı izliyordum. Kadının “Burada Ali.” Demesiyle adını öğrendiğim adam “Tamam.” Diyerek kapıya doğru yürüdü. “Damar yolunu bul ve aç da başlayalım.”

Sağ kolum muydu yoksa sol kolum muydu? Hangisiydi bilmiyorum ama birinde damar yolu bulmak epey zordu ve o zorlukta benim içim bir miktar gidiyordu.  Kadın sol kolumun önünde durup koluma siyah kemer gibi bir şey takınca başımı diğer tarafa çevirerek gözlerimi kapattım. Ali denen adam da tahminen başımın iki metre kadar arkasındaki camdan bizi izliyordu.
Kadın iğneyi sokunca bir an yüzümü buruştursam da diğer kolumu yüzüme kapatarak sakin olmayı denedim. Gözlerim şu halime sulandı. Ne haldeyim, neredeyim ve ne yapıyordum. Kadının biri, zorlayarak oflaya puflaya kolumda damar yolu arıyordu ve ben bu durumda çok kötü hissediyordum.

Ufak bir can yakıcı hareketiyle tıslayarak “Acıyor.” Diye mırıldandım. Bir şey demeden işini yapmaya devam etti. İğneyi çıkarttı, kolumu ıslak pamukla silerek iğneyi bir kez daha başka bir yere batırdı ve sanırım, içinde biraz hareket ettirdi. İğne konusunda o tarafa bakmadıgım sürece epey dayanıklıydım ama yüksek ihtimal o kolum çok morardı. Normal kan verdiğimde bile morarıyorken bundan sonrasını merak ediyordum doğrusu.

Ben boşta kalan elim boynumda, beyaz odayı izlerken kadın bir şeyler yaptı ve iğneyi çıkarttıktan sonra kolumu bantlayarak “Bitti.” Dedi. “Bükme.” Elimi tutarak kolumu arkaya doğru düzgünce kaldırıp koydu. “Bu şekilde dur.” Zaten bükemezdim. Bantın altında ne vardı bilmiyorum ama bükmemem gerektiğini o demese bile anlardım.

Kadının odadan çıkışıyla yavaşca cihazın içine girdim ve girmeden hemen evvel üzerimdeki ağızlıkla derin bir nefes aldım. Alamayacakmışım, ölecekmişim gibi bir histi. Burada hayatı sorguluyordum daima. Geçmişten bugüne ne varsa düşünüyordum ve belli kararlar alıyordum. Geçen seneki girişimde aklımda daima Berrak ve sonumuzun aynı olacağı vardı mesela. Babamı düşünmüştüm, çok da önemli değildi ama sigara sönükleri ve psikolojik şiddetini daima aklıma getirmiştim. Yaşayacağım yılların pisliğinde boğulduğumu düşünüyordum o zamanlar. Zaten ne kadar yaşayacaktım, bir de yarısı hastanelerde geçiyor diyordum. O gün, bu hastalık denen zımbırıtının üzerine asla düşmeme kararı almıştım mesela. Ölürsem de ölürdüm nedir ki demiştim. O yüzden ne Bursa’ da ki doktorumla görüşüyordum ne de doğru dürüst hastaneye gidiyordum. Bitki tedavisi daha az psikoloji bozuyordu. Hastane gibi durmuyordu sonuçta.
O zamanlar bir adama aşık değildim tabi, hayat bana daha başka geliyordu. Sürekli pislik çıkartıp insanlara bulaşan bir babanın tohumu olmaktan başka bir vasfım yoktu.
Şimdi her şey çok başkaydı.
Bugün bambaşkaydı.
Bugün kalbimde beni hayatta tutan bir adam vardı. Kendime, yaşamak için bir sebep bulmuştum ve sanırım içten içe iyileşmek istiyordum. Çünkü olur da ölürsem, geride bana çok aşık bir adam bırakmak istemiyordum. Serdar yaşarken ölürdü…

Sesler duyuyordum.
Kulaklarımı dolduran silah sesleri, zonklama sesleri, çatışmayı andıran sesler… Her biri çok fazla yoğundu fakat ben dar alandan ya da sesten rahatsız olmadığım için epey sakindim. Müziği sevdiğiden mi bilmem, sesleri müziğe benzetmeye çalışıyordum ve kafamda rtim tutuyordum. Kendimi tam da burada bırakmak, kıpırdamamak mümkündü.
Her birinde başka şeyler düşürken sanki yıllar evvelden kalma bir güne sıkışmışın da yeniden aynılarını yaşıyordum. Bir sona başlıyor, bir yıkıma uğruyor, sonucunu bildiğim şeylere usanmadan koşuyordum. Neydi, bende ne vardı diye diye sonuma gidiyordum. Belki yanılıyordum, fakat buradaydım. Neden ben demiyordum, ama burada olmak içimi eziyordu. Neden herkes gibi değilim demeye utanıyordum, ama herkes gibi olmadığımdan kalbim çok kırılıyordu. Neden ısrarla hastahane köşelerinde kendimle uğraşıyordum diye haykıramıyordum, ama burun direğim sızlıyor, gözlerim yaşla doluyordu. Sonucunu bildiğim, sonunu bildiğim hikayeleri büyük bir tezatlıkla tekrar ediyordum.
Önümde koca, ağrılı, umutsuz ve perişan bir dönem vardı bunu biliyorum. Dile getirmesem de, hatta zihnime dahil etmesem de biliyordum. Buraya kadar gelmişken elim boş dönmek olmazdı, sonucunda illa bir hastalıkla haşır neşir olacaktım… Sonucunda içimi sıkan doktor görüşmeleri, kan tahlilleri, sabah erken uyanıp hastanelere gelmeler, sıra beklemeler derken en sonunda da iyiliğim çok uyumama ve dengeli beslenme kuralları konulacaktı. Halsiz olup deli gibi uyumak isterken uyuma denecekti. Uyuyorum diye azarlanacaktım, Serdar’ ı bilmem ama annemlerde kalırsam annem her gün söylecekti. Marketten aburcubur alamayacaktım, dengeli ve düzenli yaşama geçecektim. Ki denge istemediğim halde.
Ne zaman bir yerim ağırsa içimden sadece ağlamak gelecek, sağlık olarak daima geriye gittiğimi düşünecektim.
İlaçlar başlanacaktı. Bir çoğunun saatini unutacaktım, üşenecektim, bir hafta kullandıkta sonra bir boka yaramıyor diye ilacı bırakacaktım. Belli yan etkileri olacaktı, ya daha çok uyumak isteyecektim ya oram buram kaşınacaktı ya da midem bulanacaktı. Her içtiğimde acaba işe yarıyor mu, ya daha kötü olursam diyecektim. Doğru ilacı deneye deneye bulmam tahminen iki ayımı alacaktı, benim de o ara tüm inancım yitecekti.
Bakınca belki tüm bunlar öldürmezdi, ama ben yaşarken sürünmek istemiyordum.

Zaman zaten geçmiyordu da, ama sanki yarım saatin sonunda cihazdan çıkınca her şey bitti sandım. Oysa sadece yolun yarısındaymışız.
Ali denen adam sakin sakin “İyi misin?” Diyerek kolumdaki bantı çözünce havalanan kaşlarımla onu izleyip ne yaptığına baktım. Kolum yarım saattir o şekilde durduğu için uyuşmuştu.

Zor çıkan sesimle “Hareket ettirebilir miyim?” Diyerek bu defa sağ kolumda parmak gezdirişini izledim. Yeni bir damar yolu açıyor gibiydi. Yani anlaşılan bu olmamıştı.
“Evet evet.” Diyerek beni onaylayınca ağırmaya başlayan kolumu bükerek kendime çektim. O arada sağ koluma ağrısız bir damar yolu açılmış ve cam şişedeki ilaç damar yoluyla bana aktarılmıştı.

Bezmiş bir halde “Daha ne kadar var?” Diyerek adamı izledim. Serdar’ ı özlemiştim. Duygusal olarak berbat hissediyordum, o delikte sadece geçmişimi düşünüp bugünki halime acıyor ve ağlamak istiyordum.
Eğlenir gibi “Fazla değil.” Diyerek sallana sallana odadan çıktı ve ben yeniden o deliğe girdim.

“Hazan şimdi üzerindeki aparatı yavaşca aşağıya çekeni istiyorum.” Sözleriyle sol elimin parmaklarını hareketkendirip minder benzeri ince şeyi yavaşça aşağıya kaydırdım.
“Güzeel. Kıpırdama.” Kıpırdarsam en başa dönerdik, bunu biliyordum.
“Derin bir nefes al.” Gözlerimi kapatarak dediği gibi derin bir nefes aldım. “Tut, ver şimdi. Aparatı biraz daha kaydır.” Neredeyse dizlerime gelen şeyi iyice kaydırırken sol olum ağırmaya, ilacı verdikleri kolum ise uyuşmaya başlamıştı. İlaçtan mı, yoksa soğuktan mı bilmiyorum ama çok tuhaf hissediyordum. Uyuşma değildi, sancı değildi. Daha çok.. Kolum yok oluyormuş gibiydi ve ben bu hissi biliyordum. Daha evvel de olmuştu, o zaman da çok korkmuştum ama sonra geçmişti.

Ali “Derin bir nefes al Hazan.” Derken acıdan dişlerimi sıkamadım bile, yalnızca kıpırdamamaya gayret ettim. “Tut.” Komutuyla nefesimi tuttum. Hayır, ağlamak istemiyordum. Ağlamak istemiyordum çünkü dışarıda bir Serdar bırakmıştım ve beni böyle görmemeliydi. Onun dışında, gözlerimden dökülen yaşlar kulağıma akardı ve ben kıpırdayamıyordum diye onları silemezdim.
“Sonuna kadar bırak şimdi.” Buna ihtiyacım varmış gibi derin nefes almaları derin soluk vermelerle tamamlarken dakikalar evvel duyduğum seslerin sonuna gelmiştim.

Odanın kapısı açıldığında her şey bitmişti ve ben bu hastaneden çıktıktan sonra buraya birdaha asla gelmeyecektim.
Yeni kararlar almamıştım, ama yeni acılar hissetmiştim.
Adının Aylin olduğunu bildiğim kadın bana doğru ilerledi ve “Kalkabilirsin.” Deyip üzerimdeki aparatı aldı. Daha fazla yatmaya niyetim yoktu zaten, bir can havlini andırır gibi olduğum yerde yavaşça doğrularak oturdum. Saçlarım hafif kabarmış, önüme gelen buklelerim yüzümü örtüyordu.

Kucağıma aldığım kollarım öyle bir ağrıyordu ki  saçlarımı arkaya ittiremiyordum bile. Bir an, bir süre o şekilde durarak sadece kendimi dinlemek istedim. Durdum da, ta ki makinayı kapatan kadının yeniden daha uyarıcı bir tonda “Kalkabilirsin.” Demesine kadar.
Göz ucuyla basamaktaki ayakkabılarıma baktım ama önümdeki ayakkabıları giyinmek ne kelime, eğilip alacak halde değildim. Belli ki kadın artık kalkıp gitmemi istiyordu, ama ben kalkmak istemiyordum. Ayakta duracak halim yoktu sadece biraz dinlenmek istiyordum. Hiç bu kadar kötü olmamıştım, biraz otursam olmaz mıydı? Gözlerim doldu, dudağım titredi, kendimi o kadar berbat hissediyordum ki sadece ağlamak istiyordum. Öyle ki, karşımda duran kadına bunun için ağlayabilirdim de. Yani burada biraz daha oturabilmek için…

Bacaklarımın arasında halsizce duran ellerim ve eğik başımla susmaya devam ederken kadının ayakları görüş alanıma girince başımı kaldırarak sirke satan yüzüne baktım.
Öyle bir bakıyordu ki kalkıp gitmekten başka çarem yoktu sanki. Üzerimde gezinen bakışları o kadar iticiydi ki Sena olsa Allah yüzünün nurunu almış derdi. Hal böyle olunca da oturmaktan vazgeçtim.

İçeride öleceğimi düşündüm, Serdar’ sız, Serdar’ ın da bensiz kalacağımı düşündüm. Berrak’ ın cenazesini planladıgım gibi kendi cenazemi kurup kaldırdım. Canım çok acıyordu, hıçkırmak istiyordum sadece Serdar’ a ihtiyacım vardı.
“Bana Serdar’ ı çağırır mısın?” Çatallı sesim zor çıkmış, ifadesiz yüzünü bulmuştu ama hiçbir işe yaramamış gibiydi. Ellerini beline koyarak iğrenir gibi yüzüme baktı. “Çağıramam, ben senin hizmetcin miyim? Kalk da git.”
Kaşlarımı anlamsızca çattım. Oysa sadece rica ediyordum. Ki çok halsizldim, bunu göremiyor muydu? “Lütfen.” Diyerek bir an duruldum. Yutkunamıyordum bile. “Bak iki adım…” Ona çok yakındı, ben kalkıp o kapıya kadar gidemezdim. Hem sütyenim yoktu, ayakkabılarımı da giyemezdim.

“Az ye de hizmetci tut kendine.” Diyerek hızla arkasını dönüp etrafı toparlamaya başladı. “Hanımefendiye bak, lüks içinde büyümüş zengin bebe tabi.” Zaten yorgundum, üşüyordum. Bir de hayretler içinde kadını izliyordum.
Bana dönüp yüzüme baka baka “Sen kimsin de bana iş buyuruyorsun?” Dedikten sonra kapıyı tutarak çıkmam için işaret etti.
“Hadii molaya çıkacağım senin kıçının keyfini bekleyemem ben.”
Ali yoktu. Etrafta kimse yoktu. Kimse yoktu ki biri bir şey desin. Ben daha ne olduğumu anlamadan hak etmediğim halde onca laf yerken kadının bakışlarına daha fazla dayanamayıp başımı yorgun yorgun yere eğdim.
“Serdar’ ı çağırmazsan seni kovdururum.” Sesim sözlerimin aksine ağlamaklıydı, çünkü Bursa’ da kinden bile berbat hissediyordum. Ayrıca, elbette öyle bir şey yapmazdım, yapamazdım da. Kimdim ki ben? Ama canım çok yanıyordu ve başka çarem yoktu. Madem beni zengin biliyordu, bunu kullanabilirdim. Adım atacak halim olsa ayakkabılarımı dahi giymez giderdim ama yoktu işte. Şu iki basamağı inecek gücüm yoktu.

Birkaç saniye daha beni izleyen kadın sonunda odadan çıkınca omuzlarımı daha da düşürerek toplarlanmaya çalıştım ama olmuyordu. Ellerim titriyor, midem bulanıyor, üşüyordum. En çok da hala burada olduğum için ağlamak istiyordum, neden buraya düşmüştüm? Benim burada, bu ambians içinde ne işim var diye diye kendime konduramıyordum. Yüzümü buruşturarak kendime küsüyordum, ta ki o tanıdık ses endişeyle “Hazan?” Diyene kadar.

Başımı usulca kaldırarak endişeyle bana gelen adama baktım. Kollarımı boynuna dolamak istedim, gücüm yetmedi. Sanki kollarımı tutup balyozla dövmüşlerdi de kolumdan çıkmıştı canım. Öyle halsiz, öyle bedbahttım. Ona gidemedim, onun yerine bozguna uğramış bir ifadeyle bana bakan adama acı acı “Serdar.” Diye mırıldandım. Sesimle kendine geldi, o durduğu birkaç saniyenin ardından hızla bana adımlayarak kollarını sıkıca bedenime sardı, başımdan tutarak kendine bastırdı. “Yavrum..”

Endişeli ve adeta buz yutmuş sesi bende kayboldu, şaşkınlığı tüm odayı sardı.
Hafif eğik başım hızla çarpan göğsüne denk, omuzlarım pervasızca sağa sola sallanan bir yaprak misali düşüktü. Güçsüz kollarım aramızda kalırken beni sarmak ister gibi sıkıca kalbine bastırdı. Sanki bayılmıştım da su çarpıyordu yüzüme; Serdar o muhtaç olduğum suydu bende… Sanki açlıktan ölecektim de, o yetişmişti son onda. Öyle rahatlamış, kendimi öyle bırakmıştım. Bir savaştan çıkmıştım evet, son ana kadar kazanmıştım da… Ama şimdi sevdiğim adamın kollarında, titrek bir halde kendimden geçerek yeniden yalnızca “Serdaar.” Diyebiliyordum.

Çok özlemiştim. O kadar çok özlemiştim ki özlemden mi bilmem ama bayılacakmış gibi hissediyordum. En güzeli de; onu sarmak, onu öpmek istiyordum. Başım boynundayken, kollarım boynundayken ve bunu yapmaya henüz vaktim varken seni seviyorum diye hıçkırmak istiyordum. Eğer birgün ölürsem, öpemeyeceğim her bir gün için Serdar’ ı öpmek, onunla konuşamayacağım her bir gün için ona onu sevdiğimi söylemek istiyordum. Aklım ölümdeydi evet, kendimi tutamadan defalarca kez ben ölürsem ne olur diye düşünmüştüm.
En çok da onu, bizi…

Burnumu göğsümde hareketlendirip yalvara yakara mırıldandım. “Götür beni buradan ne olur… Eve götür.” Serdar benimle o kadar güzeldi ki yüreğini açıp orada kendima bir her edinmek ve sonsuza dek orada yaşamak istiyordum. Güvende, korkusuzca…

Serdar’ ın kalbi hızla çarpıyor, nefesleri hızlanıyordu.  Ne dediğimi duydu, fakat bunu uygulayacak kadar endişeliydi. “Ne oldu lan burada!” Diyerek başını arkaya çevirdi. “ALİİİİ!” Sesi sanki az ileride olan  koridorda yankı buldu. Oda inledi, ben korkuyla yüzümü buruştururken kalbim endişeyle çarptı. Ali’ nin bir suçu yoktu ki, kimsenin bir suçu yoktu. Tek suçlu bendim. Ben ve benim psikolojimdi ama bunu şuan ona anlatamıyordum.

Serdar yeniden bana dönerek soluk soluğa “Hazan!” Deyince gözlerimi kapatarak kuruyan dudaklarımı ıslattım. “İyiyim.” Bedenimi sarıp sarmalamış bana her zaman olduğu gibi tepeden bakıyordu. Kaşlarımı ona kızar gibi güçlükle çattım. “Ali çok iyi, kimseye kızma.” Kimseye bulaşsın istemiyordum. Ben iyidim, sadece…
Penik içinde nefes nefese “Buyur Serdar Abi.” Diyen sesle araya girdim. Biliyorum, onu değil beni dinleyecekti. Öyle de oldu, Serdar hemen girişte endişeyle bizi izleyen adama bakmak yerine anında bana döndü. Başımı usulca, itirazla iki yana salladım. “Serdar o çok iyiydi, sorun bende bak. Götür beni ne olur.” Dememle ikiletmedi ve bacaklarımla sırtımdan tutarak beni kucağına aldı.

Başımı çıplak tenine yaslayıp sakince mırıldandım. “Ayakkabılarım.” Kollarımı boynuna dolayamıyordum belki, ama göğsüne yasladığım başımla çok daha iyi hissediyordum. Kapıdan çıkarken “Yenisini alırız.” Diye geçiştirince çantamı da bırakacağını düşünüp yavaşca soluldum. “Kabinde çantam var onu al lütfen.” İçinde sütyenim vardı.

Serdar, Ali’ nin uzattığı çantayı ona kötü kötü bakarak aldıktan sonra kapıyı tekmeyle açtı. Açılan kapıyla koridordaki kargaşa sesleri kesildi, ben Serdar’ a daha da sindim. Koridoru göremiyordum, ama anlaşılan ben içerideyken hastane biraz daha dolmuştu. “Abi ne oluyor?” Diyen bir adam sesi uğuldayan koridorda merakla yükseldi. Peşinden biri daha hafif önümüze çıkıp Serdar’ a baka baka “Abi sorun mu var?” Deyince kaşlarımı utançla çattım.  Serdar’ ın göğsündeydim ama herkes bizi izliyordu, berkes beni görüyordu. Kim varsa bizi izliyordu ve ben, daha ne kadar rezil olabilirim diyordum.

Serdar durmadan yürüyor, kimseye bakmıyordu. Ara ara bana dönse de genel olarak uzun koridoru izliyor, sanki kimseyi duymuyordu. Ben ona, o sıktığı dişleriyle önüne bakıyordu. Birkaç kişinin daha merakla araya girişinden sonra son olarak “Serdar Abi.” Diyen adama bakmadan kaşlarını çattı, dudaklarını öfkeyle araladı. “Bir kişi daha abi derse hepinizi üst üste koyar sikerim! Dönün lan önünüze!” Tok sesi tüm koridorda yankı bulurken uğultular dahi kesildi. Yürürken çenesi kasılıyor, üzerimdeki elleri sertleşiyor, kalbi hızla çarpıyordu. Hissettiği sinir gibi görünse de biliyordum, sadece endişeliydi. Hatta o kadar endişeliydi ki onu ilk defa böyle görüyordum.

Hızlı adımarla hastaneden çıktıktan sonra üzerimize gelen güneşle gözlerim kamaştı. Yaz havası epey sıcaktı ve bu sıcaklık beni ısıtmaya yetiyordu. Günü derin bir solukla ciğerlerime çekerek kapalı gözlerimle güneşe döndüm. Güneşin kırmızığıyla yüzüm ısındı, kollarım ısındı, güneşin altında, sevdiğim adamın koynunda kendime gelmeye çalışırken Serdar “İyi misin?” Diyerek yavaşça durdu.

Belki de durup öylece olan biteni izlemek istedi, bilmiyorum ama benim yanan genzim bu defa acıma değil, onun çaresizce ‘iyi misin’ deyişineydi. Hızla başımı sallayarak içini bir an olsun rahatlatmak istedim fakat sol gözümden akan tek damla yaş onun tişörtüne akınca gözlerimi açamadan yüzümü göğsüne bastırarak usulca mırıldandım. “Psikolojik sanırım.” Öleceğimi düşündüm, bensiz kalan sana içim gitti Serdar diyemedim…
Midemin bulanışı, bedenimi garip hissetmem verdikleri ilaçtandı belki ama biliyordim ki bu göz dolmalarımın hepsi psikolojikti.

Yanımızda belirip arabanın kapısını açam takım elbiseli adamla Serdar beni arka koltuğa bırakarak kapıyı kapattı. Serdar hemen yanımda yüzünü göremediğim o takım elbiseli adamla konuşmaya başladı. İkisinin de boyu uzun olduğu için takım elbiseli adamın omzu ve boynunu, Serdar’ ın ise kolunu görebiliyordum. Üç dört saniye içinde Serdar  arabanın etrafında dolanarak yanıma oturdu.

Orta koltuktaydım, başım dönüyordu ve sadece onu istiyordum. İstediğim oldu da, Serdar oturduğu gibi beni kucağına çekerek kollarını bedenime sardı. Bu defa koltukları kirletecek ayakkabılarım yoktu, sütyensizdim ve göğüslerimin çıplaklığı hiç rahat değildi. Kendimi iyi hissetmiyordum ama çok başka şeyler vardı. Biz gibi, onun kapıyı kapattıktan sonra sıkıca bana sarılışı gibi…

Başım göğsüne inerken kollarımı kaldırarak bu defa boynuna dolayabildim. “Hazan’ ım, neyin var yavrum?” O kalın ve buğulu ses öyle bir çıkıyordu ki ben Serdar’ ın bu çaresizliğiyle ağlamak istiyordum. Çıplak göğüslerim resmen ona yapışmışken sırtımı sıvazlaması, ensemi tutuşu o kadar başkaydı ki sanki beni hayata döndürmeye çalışıyordu.
Ona kıyamadım, kendimi geçtim en çok da ona kıyamadım. Ya bir şey olursa dedim ama Serdar’ ın bu haliyle için içimi yedi. Ya aksi olursa dedim, dedim de “Serdar çok seviyorum.” deyip yanağını öptüm. O koca siyah devim bir bakışımla ne hale gelmişti.

Bir karşılık vermeden omzumu öpe öpe beni daha da sardı. Ben öptüm, o öptü… Sanki aylar sonra ilkmiş gibi birbirimizi sararken Serdar olmasaydı ne yapardım diye düşünemedim bile. “Neden böyle oldun?” Diyerek kulağımın üstünü öptü. “Neden bu hale geldin ne oldu?” Çok düşündüm. Kendimi hiçbir zaman hastanalere ait hissetmedim. Özellikle de Berrak’ dan sonra oralara o kadar yabancılaştım ki birdaha kapısından geçmek istemedim. Şimdi de.. Yani bunu kendime de diyorum, psikolojikti.

Başımı iki yana sallayarak “Bilmiyorum.” Dedim. Bunu ona nasıl anlatacaktım ki? Uzun hikayeydi…
“Sadece senin yanında olmak istiyorum. Hastane sevmiyorum, seni istiyorum.”
Başımı öperek kokumu derin derin içine çekti, koltuğa uzattığım bacaklarımı okşayıp o sert elleriyle sadece beni sevdi. “Evimize gidelim mi?” Oysa askeriyeye gitmesi gerekiyordu? Yine de ilgimi baska bir şey çekti ve dudak bükerek yüzümü boynunda gezdirdim.
“Evimiz mi?” Evimiz mi olmuştu? Onun eviydi.
Başını sallayarak “Evimiz tabi.” deyip dudaklarını şakaklarıma bastırdı. “Senin evin hatta. Benim neyim varsa senin.”

Burun direğim yeniden sızladı, gözlerim sulandı. İstediğim para değildi, mal değildi, ev araba değildi. Ben sadece Serdar’ ı istiyordum. Beş kuruşu olmasın, sadece onu izliyordum.. Burnumu hafif çekerek başımı yavaşça iki yana salladım. V yaka tişortünen görünün bağrını öperken dudaklarımı gıdıklayan tüylerle başımı göğsüne bıraktım. “Ben sadece seni istiyorum.” Serdar’ ın bende bıraktığı etki o kadar başkaydı ki bunu bir türlü anlayamıyordum, işin aksi asla ankamaya çalışmıyordum da.

Boğuk sesiyle soludu. “Ben zaten seninim.” Başımı sallayarak onu onayladım. O zaten her şeyiyle benimdi. “İçeride canını kim sıktı?”
Ensesini okşaya okşaya burnumu hafif çektim. “Kimse sıkmadı bak gerçekten. Ali miydi neydi adı o çok iyi davrandı, sakin ol korkma Serdar Abi hemen gelir falan dedi sürekli. Onlardan yana sorun yok kimseye bir şey deme bu benim kendi sorunum.”

Bir süre durarak sıkıntılı nefesler eşliğinde “Anladım yavrum.” Deyince ağıran kolumu aramıza indirerek çıplak göğüslerimi avuçladım. Artık ondan utanmıyorum, böylesi daha rahattı.

Başını eğerek tişortümden belli olan göğüslerime baktı. “Rahat hissetmiyorum böyle.” Diyerek sol göğsümü biraz daha avuçladım. Sütyensiz durmaya o kadar alışık değildim ki çok garip geliyordu.
Başını sallayarak “Tişörtün içinden yap istersen.” diyerek başımı yeniden omzuma bastırdım. Keyfi yoktu ve keyfi yokken cinsel manada benden uzak duruyordu.
“Gerek yok.” Diyerek göğüslerimi tuta tuta yeniden ona yaslanınca “Gidelim mi?” Dedi.
Öne mi geçecektim diye düşünürken “Olur.” dememle cebinden telefonu çıkartması bir oldu. Kimi arıyor diye bakmadım, onun yerine Serdar’ ın koca bedeninde tutunarak gözlerimi kapattım ama açılan kapıyla yeniden doğrulup Serdar’ ın yüzüne baktım.

“Kim?” Serdar sakindi. Ondan bir cevap beklemeden şoför koltuğuna dönerek arabaya binen takım elbiseli adama odaklandm. Elim hala göğüslerimde olsa da yalnızca başım o tarafa dönük olduğumdan halimi görünmüyordu. O uzun boylu, tanıdık adam kapıyı kapatarak bize doğru baktı ve ufak bir baş selamıyla soludu. “Geçmiş olsun yenge.”


💎

Yorumlar

Paragraf aralarına bırakılan yorumlar da burada toplu görünür. Spoiler içeren yorumlarda “Spoiler içeriyor” kutusunu işaretle. Yorumlarda bağlantı ve reklam paylaşımı yasaktır. Yorum kurallarını oku.

IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 49
IzDeva Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 7

Yaaaaa ama siz çok güzelsiniiz

Sltnakd
¶ Paragraf 12

Bir adet Serdar lütfen…

Fethiye profil fotoğrafı
Fethiye
¶ Paragraf 64

Ay aynı ben.. bulamıyorlar

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı

Bir sonraki bölüm o kadar zevkli olacak ki benim açımdan

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 99

Kumamiz geldi

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 96

Hasan seni geberteceğim

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 95

Serdar'la beraber mal varlığı da geliyor zaten sorun yok

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 94

Bütün mal varlığını üstümüze verecek oğlanla

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 92

Çaresizliğimiz bizi ona itiyor aşkımız depreşiyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 90

Vayyy kumamiz da gelmis

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 87

Sdndjdbajdjdnej

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 84

Serdar'ı aşırı katılıyorum şu an ne olurdu ki tırnağı kırılınca ortalığı yıkan bir kız olsaydı

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 83

Zaten ilk şüphesi burada başladı galiba

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 77

Sen rahatla gel hazoş söyle sen de söylemesen de gideceğiz zaten

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 76

İlk kelimeyi söyle ya ben ağzımı açmıştım

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 53

Adam yakından ilgileniyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 49

Ha o Aylin hanımın okudu okulu ben....

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 45

Abiio askkkkk bocuklerime bemziyolar

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 32

Fmksndjfksmsm fişini çekti

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 26

Siz rahat olun Serdar halleder

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 17

Koç işimiz bizi gayet iyi tanıyor

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 7

Yiaaaaaa

kub.rakisi profil fotoğrafı
kub.rakisi Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 6

Ya eşek misin aşkım yüzünün halini diyor

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 77

Serdar zaten onu her halükarda kovacak

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 58

Biz de hiç hoşlanmadık o kadından

dilaa.09 Kitap Tutkunu
¶ Paragraf 9

Serdar'ın zenginlikleri hahaha

ysemn Küllerin Muhafızı
¶ Paragraf 77

Uf bu hemşireler de kendini birşey sanıyor ya bı havalarda

Yorum için giriş yap